İçeriğe geç

Kategori: Donanım

Paramızı nelere harcayacağız, bilelim, öğrenelim.

Ne olacak bu robotların hali?

İçine düşmekten çok çekindiğim ancak kategorik olarak ilişkilendirildiğim pek çok kavram var. Teknoloji çağıyla birlikte hepimizin hayatımıza ansızın giriveren ve mesleğim gereği onlarca yıldır nicelerine şahit olduğum terimler: mobil cihazlar, bulut hizmetleri, Uberleşme, Amazonlaşma, Endüstri 4.0, robotik, kodlama, otomasyon, yapay zeka, otonom araçlar…

Bu kavramların hiçbiri önemsiz, boş, beyhude, anlamsız değil. Ancak gündelik hayatta karşılıklarını bulmadığı zaman sunumların, konferansların, panellerin ‘Buzzword Bingo‘larına dönüşüveriyor.

Birçok farklı vesileyle kulağımıza çalınan Endüstri 4.0, terim olarak hayatımıza 2011 yılında girdi. 1947 yılından bu yana Almanya’da düzenlenen ve 250 bini aşkın ziyaretçisiyle dünyanın en büyük fuarlarından biri olan meşhur Hannover Messe‘de gündeme gelen bu kavramın fikir babası, (Alman) Ekonomist ve Mühendis Klaus Schwab. İsim bazılarınıza tanıdık gelmemiş olabilir ancak 1971 yılında İsviçre / Davos’ta kurduğu Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum) kulağınıza yabancı gelmemiştir eminim (“One minute!” diyeyim de siz anlayın).

Bu yazının meselesi aslında başka ama önce temelleri yerine oturtmak gerek.

Kabaca özetlemek gerekirse Schwab, endüstriyel süreci 4 parçaya bölüyor. İlki hepimizin aşina olduğu 18. yüzyıla İngiltere’de buharlı makinalarla (ve onlara yönelik isyanlarla) başlayan Sanayi (Endüstri) Devrimi. Endüstri 2.0 elektriğin gücünün buharlı trenlerin ve telgrafın mesafeleri kısaltması, dünyayı giderek daha ‘ulaşılabilir / akışkan’ bir pazar haline getirmesine denk geliyor. 20. yüzyılın sonuna doğru hayatımıza giren dijitalleşme ve araçları ise üçüncü sanayi çağını temsil ediyor.

Porsche Boxster ile birkaç günün özeti

Bu hafta Alman otomotiv ikonu Porsche’nin Türkiye temsilcisi Doğuş Otomotiv’in Yönetim Kurulu Başkanı Ali Bilaloğlu beni kişisel Youtube kanalı için bir söyleşiye davet etti. Davetin en tahrik edici ayrıntısı, söyleşiyi bir Porsche kullanarak yapacak olmamızdı. Bir an bile düşünmeden kabul ettim.

Yakın arkadaşlarım için sıradan bir bilgi ancak beni özellikle Instagram’da takip edenler Porsche takıntımın farkındadır. Ali Bey çok daha doğal sebeplerden ötürü beni çırak çıkaracak kadar büyük Porsche tutkunu çıktı. Zira kendisi 1997 yılında Porsche’nin Stuttgart’taki ana merkezinde Avrupa’dan Sorumlu Satış ve Pazarlama Direktörü olarak görev almış. Hatta markanın (ben dahil birçok kişi tarafından) hayli eleştiri alan SUV ve sedan araç üretme kararlarında (müspet) oy kullanarak pay sahibi olmuş nadir kişilerden biriymiş.

Sohbetimizde model isimlerinin kökenlerinden renklere, kategorilerden tüketici profillerine kadar pek çok konuya girdik ancak burada bahsedip rol çalmayayım; meraklısı kendisinin paylaşmayı uygun gördüğü kadarıyla -yayına girdiğinde- izler.

911’in bendeki izleri

Buluşmanın en hesapta olmayan sürpriziyse sohbet sonrasında kullandığımız Porsche Boxster GTS’in birkaç gün bende kalacak olmasıydı! Bunun benim için anlamını burada özetlemem kolay olmasa da denemek isterim.

Çocukluğumu geçirdiğim İstanbul / Yeşilköy’de ilkokuldan liseye kadar mümkün olan her fırsatta eve dönüş yolumu epey uzatma pahasına İstanbul Caddesi üzerinden yürürdüm. Çünkü oradaki sahil köşklerinden birinin yola bakan bahçesinde bir Porsche 911 dururdu. Çok sonraları o evin (ve arabanın) rahmetli oyuncu Ayhan Işık’a ait olduğunu öğrendim. Sanıyorum o dönem eşi kullanıyordu. Her gün -biraz da çekinip utanarak- dakikalar boyu durur o arabayı izlerdim. En az 10 yıldır araç satış sitelerinde satılık Porsche 911’ler için alarm kuruludur ve her gün mutlaka satışa çıkan her birine bakar, incelerim. Kütüphanemin bir bölümü tamamen bu araçla ilgili yazılmış kitaplara ayrılmış durumda ki bir kısmının yazıldığı dili bile okuyamıyorum. Her Şey Çok Güzel Olacak filmindeki Nuri gibi diyelim.

Gelgelelim bugüne dek bir kere dahi Porsche kullanmadım! Bu buluşmaya kısmetmiş meğer. Bu ayrıntı Ali Bey için de büyük sürpriz oldu elbette (Almanya’da çalışırken şirket aracı olarak hava soğutmalı 911 Turbo kullandığını öğrenmek de bende benzer etki bıraktı).

Sohbeti ve çekimi bitirdik, ardından beraber bir öğle yemeği yedik ve İŞTE O AN! Boxster ile başbaşayım!

Sadelik ile yönetilebilirlik arasında: TP-link Deco

Müze gezmeye bayılırım. Yaşamın (çoğunlukla şahit dahi olamadığımız) farklı dönemlerine ilkel kinetoskop filmlerine bakar gibi atlaya-zıplaya göz atmamızı sağlamaları bana hep heyecan vermiştir.

Hayatın yavaş aktığı yüzyılları bu tip müzeler marifetiyle takip etmek ne kadar kolaysa (benim asıl işim olan) günceli takip etmek o kadar zor. 1600’lü yıllarda yaşayan bir insanın ömrü boyunca görmediği kadar gelişmeyi şu an biz sıradanlar neredeyse bir gün içinde yaşıyoruz. Elbette bunda ‘haberdar olma’yı mümkün kılan iletişim teknolojilerinin payını göz ardı etmek mümkün değil. İcadının ardından telgrafı ‘zihnimizi bizim için önemli olmayan haber ve gelişmelerle dolduracağını’ savunarak eleştiren iletişimcilere gülmek bugün o kadar kolay değil (ki bu tartışma hiçbir zaman, hiçbir iletişim teknolojisinden eksik olmadı).

ABD’yi temsil eden ‘Sam Amca’ ile Britanya’yı temsil eden Jonathan Kardeş, iki ülke arasında telgraf hattının çekilmesiyle birleşiyor ve el sıkışıyor. İletişimin heyecanını o dönemden yansıtan bir illüstrasyon.

Haberdar olduğumuz her şey ilgimizi çekiyor ve gündemimize oturuyor. Sosyal medya ile bu çok daha belirgin hale gelmiş durumda. Bir dönem epey eleştirilmiş olsa da Facebook’un Kurucusu Mark Zuckerberg’in söylediği gibi bahçemizde ölen bir sincap Afrika’da açlıktan ölen çocuklardan daha ilgi çekici hale gelebiliyor.

iPhone yenileyecekler için en zor zaman

Eski zamanlarda zenginlik, gündelik iş ve sorumlulukları sizin adınıza yürüten kişilerle belirlenirmiş. Tarih, ‘hizmet’ anlayışının ‘kölelik’ sınırları arasında gidip geldiği enteresan örneklerle bezeli bir sarkaca benziyor.

Örneğin eski Roma’da soyluların (zenginlerin) tuvalet sonrası kıçını silmek dahi birileri için ‘meslek’ haline gelmişti. Öyle ki bugün daha çok varlıklı kesimin dertleri olan fit olmak, tatile gidip bronzlaşmak da fakirlik göstergesiydi. Zengin çalışmaz, çalıştırırdı. Bu yüzden zenginlik ile şişmanlık arasında doğal bir ilişki vardı. Fit olmak, daha çok tarlada çalışarak, yükünü taşıyarak, temizlik yaprak, hatta bedenini sunarak zenginlere hizmet edenlerin vasfıydı (bugünse sanılanın aksine şişmanlık ve ona bağlı hastalıklar ‘zorunlu yanlış beslenme‘ yüzünden daha çok dar gelirli kesimin sorunu).

Benzer şekilde bugün (tatil yapabilenleri temsil ettiği için) bir statü sembolüne dönüşen bronzluk da o dönem soylu sınıf için tahammül edilemez bir ayıptı. Evinde hizmetlilerin pervane olduğu bir soylunun dışarı çıkıp, halka karışıp, güneşe maruz kalarak tenini kavurması asla düşünülemezdi.

Soyluların kişisel bir araca sahip olmama denklemini bozan ilk ürün ‘kol saatleri’ oldu (bu arada Türkçeye ‘kol saati’ ile geçtiyse de orijinalindeki gibi ‘bilek saati’ terimi bence çok daha doğru bir karşılık gibime gelmiştir hep). Kol saatleri pahalı bir ayrıcalık olarak zenginlerin radarına girmişti. Ancak zamanı dert etmesi düşünülemeyecek bu kalburüstü grup yine de uzun süre burun kıvırmıştı. Öyle ya da böyle 1900’lü yılların başlarında (dönemin gazetelerinin bile hayret ettiği bir süreçte) hızla bir statü sembolü, bir ayrıcalık olarak hayata katılmıştı.

Kaslı bedenin, bronz tenin hikayesinin genele yayılması, biraz da kol saatiyle başlayan bu ‘kişisel cihaz ve araçlar’ sayesinde oldu. Bugüne gelindiğindeyse hem işlevsellik hem de statü sembolü olarak küresel çapta ‘cep telefonu’ dışında bir cihazı akla getirmek kolay değil sanıyorum.

Teknolojinin kaderi ekosistemler nimet mi, külfet mi?

İstanbul trafiği yüzünden araba kullanmaktan soğudum (kullanmıyorum). Fakat yine de arabaları seviyor, her bir detayına ilgi duyuyorum (bu araba / araç terimindeki mücadele kadın / bayan kavgası kadar kanlıdır ama ben yine de ‘araba’ diyeceğim). Bazen sırf zevkten 10. yaşını devirmek üzere olan arabamı değiştireyim diyorum. Olmuyor. Hiçbir yeni model hoşuma gitmiyor. Almak istediğim eski klasik arabalara da evdekileri ikna edemiyorum. İki tarafın da gönlü olsun diye normalde hiç kullanmadığım bir şeyden ekstra bir tane almaya da vicdanım elvermiyor.

Eski arabaların bir ruhu var. Sacının kalınlığından ya da kromajından dahi dönemini keşfetmek mümkün. Dünya savaşları sonrasındaki bolluk yıllarında metal oranı artar, kromajlar çoğalır, boyutlar büyür. Savaşlar sırasında her şey kıttır. Boyutlar; hatta motorlar küçülür, malzemeler mütevazılaşır, tasarımdan çok işlev önem kazanır.

Biraz gözünüz alışınca daha gelişinden memleketini tanırsın. Amerikalısı, Almanı, İtalyanı, Japonu, Fransızı; her detayıyla hangi ülkeden çıktığını barbar bağırır.

Bugünün arabalarıysa fabrikalarındaki üretim otomasyonu, çatı şirketlerinin dayattığı ortak parça ve platformlar ve elbete kanuni düzenlemelerin (regülasyonların) zorladığı optimizasyon sebebiyle alabildiğine benzer, kusursuz ve sıradanlaşmış halde (bu yüzden yakın gelecekte her ürün grubunda ‘insani kusurun’ bir lüks; hatta ayrıcalık olacağına inanıyorum).

10 yıl önce hepimiz yılan besliyorduk

Bugün dünyanın en yaygın kişisel ‘şeyi’ haline gelen cep telefonları da bu dönüşümden nasibini aldı kuşkusuz. 10 yıl önce yeni bir telefona hallendiğimizde karşımıza envai çeşit ekran, renk, boyut seçeneği çıkardı. Kapaklısı, kapaksızı, klavyelisi, dokunmatik ekranlısı, kalemlisi, radyolusu, televizyonlusu…

Apple Watch ile 40 gün

Saatlere kendi meşrebimce meraklıyım. Fakat saatlerde merakın bir adım ötesine geçmek pahalı bir heves olduğundan bilgilerimin büyük kısmı teorik (tecrübeye değil; okumalara, dinlemelere, izlemelere dayalı).

Pahasından öte bana hatırlattıklarından dolayı kıymet verdiğim 14 adetlik küçük bir saat koleksiyonum var. Bir kısmına 5 sene önceki yazımda değinmiştim. O günden bu yana aralarına bir Nixon, bir Casio, birkaç Swatch bir de (son gözdem) IWC Pilot Double Chrono eklendi. ‘Eğer o günleri görürsem’ kendime 50 yaş hediyesi olarak bir IWC Portugieser almaya karar verdim (gerçi ona gelinceye kadar…).

Yukarıdaki bölümü özetleyecek olursak:

  • Saatler benim için zamanı göstermenin ötesinde anlamlar da taşıyor.
  • Birçok meraklının aksine saatler konusunda muhafazakar değilim. Ucuz, pahalı, analog, dijital, quartz ya da kurmalı fark etmiyor.
  • Bütçem doğrultusunda kaplumbağa adımlarıyla ilerleyen mütevazı bir koleksiyonum var (yani farklı kategorideki saatlere yönelik bir miktar kullanım tecrübesi edindim).

Apple Türkiye tam 40 gün önce tecrübe etmem için bana bir Apple Watch ve onu işlevsel hale getirmek için bir iPhone 6S emanet etti (kulağa ne hoş geliyor, değil mi? Ama bir de şöyle bakın: Apple Watch hediye etmek istediğiniz kişiye -eğer kullanmıyorsa- bir de iPhone almanız gerekecek ;). Bir önceki cümledeki ’emanet’ kısmına takılanlar olabilir. Apple bu cihazları bir kiralama sözleşmesi altında geçici süreyle veriyor. Başka bir deyişle: bu yazıda okuyacağınız ürünlere para vermedim / satın almadım.

Yazının devamına geçmeden önce saatler, işlev ve mühendisliği konularına yaklaşımımı anlamak için 2014’te yazdığım bir yazıya göz gezdirmenizin faydalı olacağını düşünüyorum.

Saati, tarihi gösterir. Hesap-kitap yapar. Kronografı, alarmı bir yana telefon rehberi bile var! Bize 'akıllı saat' diye bunları öğrettiler.
Saati, tarihi gösterir. Hesap-kitap yapar, kur çevirir. Kronografı, alarmı bir yana telefon rehberi bile var! Bize ‘akıllı saat’ diye bunları öğrettiler.

‘Akıllı saat’ kavramını hayatımıza sokan Pebble‘ı bir Kickstarter projesi olarak tanıtıldığı günden bu yana ilgiyle takip ediyorum. Saatlere atfedilen ‘akıl’ kavramıyla telefonlar arasındaki farka da epey kafa yormuşluğum var.

Tüketici elektroniğinin kutsal emaneti cep telefonları yüzünden kol saatleri -benim gibi bu cihazlara alışkanlık kazanmış; hatta bir arzu nesnesi olduğu dönemi yaşamış kuşak için dahi- anlamsızlaşmıştı. “Zamanı telefonundan okuyorum, çalarsaati de var. Neden bunun için koluma ayrıca bir şey takayım?” sorusuna faydacılık ekseninde verebileceğimiz çok az cevap var. Evet telefonlar sayesinde artık bir hesap makinesi taşımıyoruz (cepte taşınan hesap makinelerini unutmuştunuz, değil mi?), basçek fotoğraf makinelerini bırakalı yıllar oldu. Cüzdanımızın arasında mini-rehberlerimiz de yok artık (bak onu da unutmuşsunuz işte).

Peki hepsiyle vedalaşmışken saatte direnmek neden?

1 Mayıs’ta tüm robotlar Taksim’e!

İnternetten önce hepimizin irili-ufaklı hayalleri vardı. Şimdilerde irili-ufaklı ekranlarda geçici heyecanlar avlıyoruz.

Hayallerden beslenen bilim-kurgu ve fütürizmin distopik (karamsar) hali biraz da teknoloji denen şeyin henüz kişiselleşmemiş olmasından güç aldı. Uzunca bir süre teknoloji sadece işyerlerinde, fabrikalarda, devlet ve ordularda olurdu. Ev teknolojisi radyo, teyp, televizyondan öteye gitmezdi.

Sanki tarih boyunca insanın kendinden gayrı bir düşmanı olmuş gibi bu karamsar yapıda ‘harici’ her şey mutlak bir tehdit olarak ortaya çıkıyordu. Gezegenler; hatta galaksiler arası yolculuk edecek kadar gelişmiş uzaylılar dünyaya en ilkel işgalci formuyla sökün ediyor, yer altından fesat bir kavim çıkıyor, yaren bulma adına Tanrıcılık oynayan herkes gazaba uğruyor, yapay zeka ve robotlar bile günün sonunda isyan edip insanlığın köküne kibrit suyu döküyordu.

Bu yaklaşımın ‘birbirinizle savaşmayın ey insanlık’ fikrini bilinçaltlarına yerleştirmek için küresel bir çaba olması da muhtemel. Ama tarihe bakınca bu kollektif uğraşın o anlamda zerre kadar faydası olmadığı da ortada.

Dünün bilim-kurgu eksenli zihin esnetmelerinde sıkça karşımıza çıkan robotlar ve yapay zeka, bugün hiç olmadığı kadar gerçek.

Önce birkaç gülümseten örneğe bakalım.

Önceden tanımlanmış bir dizi hareketi bile yapmaktan aciz bu robotlar hiç de o distopik kurgulardaki ağabeylerine benzemiyor, değil mi? Fakat bir de Google’ın 2013 sonunda kendi geleneklerine aykırı bir gizemle satın aldığı robot üreticisi Boston Dynamics‘in –haftalık özetlerden aşina olduğunuz- örneklerine bakalım (bu firma aslen ABD ordusuna robotlar üretmek için kurulmuştu ve hedeflerinden biri halen bu).

Google’ın gizli ordusu

Boston Dynamics’ten ilk örneğimiz (ABD savunma teknolojilerini yöneten; internetin de mucidi DARPA tarafından fonlanan) WildCat. Saatte 25 km hızla ilerleyebiliyor. Tamamen kendi inisiyatifiyle çevresini algılamasına ve hareketlerindeki kusursuzluğa dikkatinizi çekerim.

Gerçeği sanal ile buluşturmak

İnternetin Türkiye’de geniş kitlelerle buluşmasında iki önemli kilometre taşı var: üniversite sınav sonuçlarının ve askerlik duyurularının webde yayımlanması. Bu iki olay yüz binlerin acil olarak ihtiyaç duyduğu bilgiye ulaşmasını benzeri görülmemiş bir şekilde kolaylaştırmış ve işin şeklini sonsuza kadar değiştirmişti (öncesinde gazeteler ÖSYM sonuçlarını içeren ‘sınav gazetesi’ adlı bir ek dağıtarak epey tiraj alırdı örneğin).

İnternet kafelere dahi ciro patlaması yaşatan o dönemden bugüne elbette pek çok şey değişti. Artık aldığımız binlerce hizmet yüzünden elektronik ağ ömürde, senede bir değil; neredeyse her an kullandığımız (bazen de kullanmak zorunda kaldığımız) bir ortama dönüştü.

İki şehrin hikayesi

Şimdi yeni bir döneme giriyoruz. Ne zaman fiziki dünyaya ne zaman dijital dünyaya odaklanacağımızın karıştığı; dolayısıyla bu ikisinin birbiri içinde eridiği bir dönem. Phigital, physibles gibi yeni terimler de bunu işaret ediyor: dijital ve fiziki dünya birleşiyor (bunun transhümanizme kadar yolu var ama ondan başka zaman bahsederiz).

Bu konuda kafa yoranların başında bilim-kurgu edebiyatı ve filmleri yer alıyor. En bilinen örneklerinden biriyse 1984 yılında vizyona giren Terminator’ün gözünden görünen dünyaydı.

Calibro Touch Lux incelemesi

Tatilimin uzun bir bölümünü geçirdiğim yazlığımızda en büyük sıkıntım kitaplar olmuştu. İstanbul’da yaşamak zihni resmen zehirliyor. Her tarafta karşıma çıkan dev kitapçıların nasıl bir nimet olduğunu yeni bir şey okumak için süpermarket raflarını didiklediğimde anlamıştım (marketlerde satılan kitapları ve yazarları küçümseyenlerden asla olmadım ama taşrada bu kadar önemli bir görev üstlendiklerini de bilmiyordum). Hayatımı kurtaransa keşfettiğim korsan kitap tezgahı olmuştu.

Kitap tutkusu bir garip; bilmeyene anlatması zor. Okumak için saatlerini feda etmek zorundasın. Üstelik bu devrin insanlarına düşünmesi bile imkansız gelen bir altın kuralı yerine getirerek: başka hiçbir şey yapmadan! Dahası, okumasan da oluyor. Hayatında kitap sayfası açmadan yaşayıp ölen milyonlar var. Okumak boy uzatmıyor. Ama okudukça bambaşka bir dünya açılıyor. Kulağına çalınan, gözüne gelen şeylerin ne küçük, ne önemsiz olduğunu; geçmişte, bugünde ve gelecekte aslında daha ne önemli şeyler olduğunu anlıyorsun. Hayal etmesi zor, sihirli bir dünya. Ve gerçekten fedakarlık istiyor (Karşılığını veriyor mu? Fazlasıyla!).

Kitabın e hali ne getiriyor?

En büyük dert, vasat eserlere denk gelme ihtimali. Kötü bir üslup, bozuk bir yazı ritmi ya da özensiz bir çeviri bütün keyfi kaçırabiliyor. Diğer yandan fiziken bir kitapçıya gidip raf taramak ya da internetten verdiğin siparişin teslimatını beklemek gibi şeyler de var. Yakaladığın boşluklarda devam etmek için yanında taşıman lazım. Okuduğun kitaptan bir bölüm aklına düşerse, yeniden göz atmak için kitaplığının yanında olmalısın.

Farklı bir kitap ‘tüketiminin’ mümkün olduğunu bir İtalya seyahatinde aldığım e-kitap okuyucu Bookeen Cybook Odyssey ile fark etmiştim. E-kağıt tablet gibi değil. Gözü yormuyor, acıtmıyor, güneşte parlamıyor. Üstelik (elektronik formattaki) bütün kitapların incecik bir cihazın içinde, her an yanında geziyor. Not alma, sayfanın kenarını kıvırma, altını çizme gibi bütün kitap tutkularının elektronik karşılıkları var.

Motosikletin bagajında Cybook’un camını çatlatıp emekli edince girdiğim yeni arayışta Amazon’un meşhur Kindle Paperwhite okuycusuyla tanıştım. Konforuna söyleyecek tek bir kelime bulamıyorum. Dünyanın en geniş e-kitap kalatoğuna sahip olması da cabası (bir de Türkçe olsa).

Ne olursa olsun e-kitap okuyucunun en büyük nimeti kitaba istediğiniz zaman, tek bir tıklamayla sahip olabilmeniz. Bu cidden muhteşem. Kargoya ekstra bedel ödeme ama en önemlisi bekleme yok. Tıkla ve okumaya başla.

Bir süredir metroda, yolda, orada, buradaki reklamlarda sürekli karşıma çıkan Calibro‘yu da merak ediyordum. Birkaç gün önce elime geçti. Bu yazıda onunla ilgili kısa süreli tecrübelerimi paylaşmak istiyorum (İncelememi bir video ile desteklemek isterdim ama öyle bir düzeneği kuramadım henüz).

E-kitap okuycular hakkında genel bilgiler

  • Öncelikle bu kategorinin bir e-kitap okuycu olduğunu unutmayın (garip ama bu çok yaşanıyor). Bu bir tablet değil, internette gezinti aracı değil, müzikçalar değil, sosyal medyaya göz atacağınız, e-postalara bakacağınız, oyun oynayacağınız bir araç hiç değil. E-kitap okuycunuzu sadece ve sadece kitap okumak için alıyorsunuz. Başka niyetleriniz varsa -kitap okuma dahil- hepsini yarım yamalak yaparak sizi mutsuz edecek bir cihaza yatırım yapıyorsunuz demektir. Öncelikli amacınız kitap okumak değilse, bir e-kitap okuyucu almayın.
  • E-kağıt / e-mürekkep kağıttan ayırt etmenizin çok zor olduğu bir teknoloji. Tablet gibi arkadan ışıklandırması olmadığından gözünüzü yormuyor. Tabletlerden çok daha hafif oldukları için elde tutarken yormuyor.
  • Ekranın dokunmatik olması bazen iyi bazen değil (eliniz yanlışlıkla ekrana değince sayfa değişmesi bazen can sıkabiliyor). Ama fiziki düğmelerin varlığı kesinlikle önemli. Sayfa değiştirmeyi düğmelerle yapmak her zaman daha işlevsel.
  • E-kitaplar DRM denilen özel bir dijital lisansa sahip. Dolayısıyla satın aldığınız yerin sizin cihazınızı desteklemesi önemli (yoksa yükleyemiyor; yükleseniz dahi açamıyorsunuz). Bu kısıtlamayı Calibre gibi ücretsiz uygulamalarla kırmak çocuk oyuncağı ama yine de ekstra gereksiz bir çaba.
  • Daha önemli bir ayrıntı olarak e-kitaplarınızı satın aldığınız yer ile ilişkinizi bir sebeple kestiğinizde kitaplarınız da bir anlamda buharlaşıyor (bazen onların sizi kapı önüne koyması da olası).

Calibro’ya has detaylar

Türkiye’nin en yeni kitap sitelerinden Babil tarafından satılan Calibro, Basic (149TL) ve Touch Lux (249TL) şeklinde iki seçeneğe sahip. Touch Lux, dokunmatik ve aydınlatmalı ekranıyla Basic’ten ayrılıyor.

Adımız yazılacak mücevher taşa

[box type=”alert”]UYARI: Yazı onlarca link içeriyor. Tıklayan kazanır![/box]

Ölümsüzlük insanın en eski hasretlerinden. Kimi daha çok üretebilmek, kimi daha çok tüketebilmek için istiyor. Hayatını bizim adımıza feda etmiş niceleri varken kendinden gayrı kimseye hayrı olmamışların sonsuzluk beklentisini ayrıca düşünürüz. Ama şurası gerçek ki ölüm (sağılığı, hali-vakti yerinde) çok az insanın hayalini kurduğu, özlemle beklediği bir -kaçınılmaz- son.

Öyle ya da böyle ölüp gideceğiz ama bildiklerimizin, öğrendiklerimizin bizimle beraber toprağa karışması gerekmiyor. Bunu engellemek için lisan, yazı, kağıt, kalem, kitap, internet gibi birçok seçeneğe sahibiz. Yine de kollektif belleğimizin sandığımızdan çok daha az bir kısmını geleceğe aktarabiliyoruz. Bir kısmı toprak altında kalıyor, bir kısmını okuyacak cihaz bulamıyoruz. Bazısı kendiliğinden okunamaz hale geliyor, bazısı okusak da anlayamayacağımız bir şekilde karşımıza çıkıyor.

Bazen de elimizde kalan son örneği kendi elimizle yok ediyoruz!

Kimi zaman da bazı bilgilerin sadece bazı kişiler tarafından bilinmesi istenir. O apayrı bir kategori elbette.

Milattan Önce 3. yüzyılda bugünkü Mısır topraklarında yer alan İskenderiye kentinin meşhur kütüphanesi o çağın kayda geçmiş bütün eserlerini içeren 900 bin parça el yazmasının yanısıra yaşayan her bitki ve hayvandan birer tane barındırmasıyla ünlüydü. Bilimin ilerlemesi için muazzam bir çaba yürüten bu merkez cayır cayır yanarak kül oldu. Şüpheli listesi Roma İmparatoru Sezar’dan müslüman fatihlere kadar genişliyor.