Kelimelerin gücü adına!

Geçen hafta Sosyal Medya’da epey leziz konulara değindik. Büyük bir kısmını burada özetledim. Lisan ve zihin ilişkisinden dem vururken  Bülent Somay ilginç bir ayrıntı hatırlattı; oradan yürüyerek bir şeylerden bahsedeceğim.

Twitter’ın 140 karakter sınırının bizi giderek daha kısa cümlelere alıştırdığı bu dönemin en popüler konusu. Dilin imkanları, zenginliği; insan zihninin kapasitesi ve olanaklarını düşününce bu kısıtlama benim için bir alışkanlık değil; düpedüz hak mahrumiyeti. Zaten zamana karşı duruşunda her geçen gün eriyen Türkçe bu yeni dalgayla giderek daha da sığlaşıyor.

Kafanızda bir resim oluşturması açısından; bugün İngilizce’de 1 milyondan fazla kelime var. Güncel dile ait olan kısım 250 binin üstünde. Bu hacmin gerekçelerinin başında teknolojik, politik ve ekonomik güç geliyor. İcatlar, yeni kavramlar, bilimsel terimler İngilizce konuşan kültürde yeşeriyor (1 milyonuncu kelime Web2.0 olmuş örneğin). 2005’te yayımlanan Güncel Türkçe Sözlük ise 104 bin kelime içeriyor.

Bu rakamlar sizi yanıltmasın. Sözlükteki kelime sayısıyla güncel yaşam dili arasında herhangi bir paralellik yok. Örneğin İngiliz dili cambazı ünlü edebiyatçı William Shakespeare 60 bin kelimeye hakimdi (ki aslında Shakespeare diye birinin var olmadığına; dönemin ünlü yazarlarının kollektif bir hayal kahramanı olduğuna dair yıllardır süregelen ciddi bir tartışma da var).

Vardı ya da yoktu bilinmez ama eserlerine göre hesap tutuyor; Shakespeare 60 bin kelimelik adamdı. Bugün anadili İngilizce olanlar arasında 1. sınıf öğrencisi bin, ortalama vatandaş 5-6 bin, profesör unvanlı akademisyen ise 15 bin kelimeden haberdar.

Ama gündelik lisana gelince hesaplar değişiyor. Örneğin Ankara Üniversitesi Tömer Bursa Şubesi Türkçe Bölüm Başkanı Halil Çağlar ve Ankara Üniversitesi Tömer Bursa Şubesi Müdür Yardımcısı Eyüp Acar tarafından 2009’da yapılan bir araştırmaya göre anadili Türkçe olan ‘sade vatandaş’ günü 400 kelimeyle kotarıyor.

400 kelime…

Yani 140 karakter dediğimiz şey bugünün koşullarında düşünüldüğünde hiç yabana atılır türden değil. Bir iletişim fakültesi oturup sosyal medya Türkçesinin kelime bulutunu çıkarsa eminim resim bayağı parçalı bulutlu çıkacak.

Geçenlerde PKK ile barış / ateşkes görüşmeleriyle ilgili Fethullah Gülen bir açıklama yaptı (biraz ağdalı olduğunu kabul ediyorum). Açıklamaya yer veren sitelerdeki okuyucu yorumlarında ortak bir feryat vardı: ‘ne diyor ki anlamadım?‘.

harf

Biz alfabeyi değiştirme marifetiyle kültür ve tarihiyle arasındaki tek bağ olan basılı eserleri okuyabilme yeteneğini kaybetmiş bir toplumuz. Başka bir yolu, yordamı var mıydı bilemiyorum. Ama 1928 yılındaki Harf Devrimi yüzünden çağdaşlaşma adına kendi tarihimizi, arşivlerimizi okuyamaz, anlayamaz hale gelmişiz. Referans kaynaklarımızdan kopmuşuz. Elimizde kalan (nesnelliği tartışılır) bir avuç ‘seçilmiş’ tercüme. Bu yüzden geçmişimiz hakkında doğru dürüst bilgiye sahip değiliz. Nereye çekilirsek oraya meylediyoruz. Padişahların bir kısmını hain, bir kısmını yarı-peygamber hatta cihan fatihi sanıyoruz. Kurtuluş Savaşı’nın kimi sadık liderleri okul kitaplarımızda hain olarak anılıyor (Çerkes Ethem gibi).

Osmanlı Hanedanı’nı düşünelim. İktidar beynimize nasıl kodladı son padişahı? Hain! Tarih kitaplarımızda böyle okuduk. Oysa cidden öyle miydi? Sorabildik mi, araştırabildik mi? Şunları duyduk mu hiç mesela?

Asla bir neo-Osmanlıcı değilim ama bazı şeylere hakkını teslim etmek için vicdan sahibi olmak yeterli. Sahi bu kadar itilip kakılacak, sefalete sürüklenecek kadar kötü müydü bu insanlar? (Yukarıdaki yayının tamamı 1 saati aşıyor. Bence bir vakit yaratın, izleyin)

Zihinlerimiz okul yıllarında beynimize şırınga edilen çarpık, tutarsız resmi tarih martavallarıyla dolu. Selçuklar’dan bugüne herkes ulu, herkes yüce, herkes nadide. Her şey fazlasıyla şüphe yaratacak kadar kusursuz. Ama o dış mihraklar yok mu ah…

Neyse; bunlar ayrı hikaye.

Sahip olduğumuz lisan, kültürümüz, tarihimiz ve güncel yaşamımız aramızdaki tek bağ. Şairin deyişiyle ‘otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğu’ olarak bir dili bellerken ‘canımın içi’ demesini, ‘kırmızı gülün alı var’, ‘atın ölümü arapadan olsun’, ‘keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur’ demesini bilmekle sorumluyuz. Latincedeki ‘Omnis traductor traditor‘ sözünü hatırlayarak hem de. Yani (çevirmesi ironik olacak ama) her tercümenin, her tercümanın anlamın aslına ve anadilindeki büyüsüne ihanet ettiğini bileceğiz.

İşte bu yüzden anadilimizle barışacağız, sahip çıkacağız. Onu sevecek; hatta sevişeceğiz. Adım adım, parça parça, sabırla tanıyacağız. Dilimizden daha güçlü bir silahımız yok çünkü.

Dil düşünceyi, düşünce insanı değiştirir

Örneğin iffet ile namus arasındaki anlam farkını unutursak, kültürümüzden de önemli bir şeyi kaybederiz. Bu dengeler domino taşı gibidir; dokundun mu paldır küldür alaşağı olur. Sonra elimizde dımdızlak bir satıhla kalıveririz.

Konuğum olduğu geçen haftaki programda Bülent Somay en sevdiğim yazarlardan George Orwell‘in kelimeleri hayranlık uyandırıcı bir iğnelemeyle çarpıttığı ünlü 1984 romanının sonundaki ekten söz etmişti. Yenikonuş İlkeleri başlıklı bu bölüm romanın geçtiği hayali ülke Okyanusya’nın resmi dili Yenikonuş’un kökeninden bahseder (ki bu hayali ülke her okuyucunun pekala anladığı üzere Orwell’in anavatanı Britanya’dır). Dikta rejimi 1984’te yürürlüğe soktuğu bu yeni lisanın 2050’ye dek  İngilizce’nin yerini alması planlar. Amaç dili yenilemek değil; yeni bir dille düşünmeyi olanaksız hale getirmektir.

"Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cehalet kuvvettir"
“Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cehalet kuvvettir”

Örneğin bildiğimiz anlamdaki ‘özgür’ kelimesi yeni dilde yer almaz. Dolayısıyla kimse özgürlükten bahsedemez. Kafasında canlandıramadığı ya da tanımlayamadığı için talep de edemez. İnsanların seçim yapabilmesine ya da mevcut düzene aykırı düşmesine ihtimal verecek her kelime Yenikonuş adlı dilden titizlikle ayıklanır. Bazı sakıncalı kelimeler birleştirilerek kısaltılır (sürekli adı anılan şu NATO ne demek, açılımı nedir bilir misiniz mesela? Bilseniz içindeki varlığımızın sebebini sorgulayabilirdiniz)

Olayları, kişileri, nesneleri, kavramları kelimelerle mühürleriz. Yüklediğimiz anlamlar, kattığımız yorumlar, gücümüz ve tekrar etme (zihinlere yerleştirebilme) kapasitemiz kadar etkili olur.

Adayla konuşan devlet

Örneğin Fethullah Gülen diye biri yoktur. Fethullah Gülen ‘Hocaefendi’dir. Atatürk Ulu Önder, Şanlı Türk Ordusu, Yavru Vatan Kıbrıs, Kıbrıs Fatihi Ecevit…

Güncel gelişmelere bakalım biraz.

Son günlerde sürekli duyduğumuz bir kalıp var: “İmralı’yla görüşmeler“. Sırf bana mı komik geliyor bu? Gidip adanın dağıyla, taşıyla, çalısı, çırpısıyla mı sohbet ediyorsunuz? Şuna ‘Abdullah Öcalan’la görüşmeler’ desenize! İmralı kim?

Ama hayır!

İstisnasız herkes orada kiminle görüşüldüğünü bilmesine rağmen bu gerçek telafuz edilmeyerek örtülebilir. ‘Ada’ dediğin anonim, tüzel bir varlıktır. ‘Avrupa Birliği ile müzakereler’ gibi içi boş, muhatabı belirsiz bir kalıptır. Ama sen Öcalan’la görüştüğünü söylersen bu ters tepebilir. Vatandaş neyin ne olduğunu bilir bilmesine ama duyarsa bozulur işte. Bozmamaya çalıştığın şey de halkın morali değil, büyünün (örtbasın) ta kendisidir.

Görüştüğün kişi sadece Abdullah Öcalan da değildir. Ya ‘Terör Örgütü Elebaşı’ ya da ‘Eli Kanlı Bebek Katili Öcalan’dır. Bu etiketleri her fırsatta eklersin ki kimse unutmasın (unutabilir mi bu sahi?). Ne sevindiricidir ki devletin en üst düzey temsilcileriyle görüştüğü Eli Kanlı Terör Örgütü Elebaşı, Çocuk Katili Öcalan değil; ‘İmralı’dır’.

Bu ‘çetebaşı’nın kurduğu örgüt de PeKeKe değildir. Türk Dil Kurumu her sessiz harfin okunuşunda devamına ‘e’ sesi gelir demesine rağmen o örgütün adı PeKaKa‘dır. Türkçe’den başka dil bilmeyen lidere sahip Kürt milliyetçisi bir örgüt için Türkçeni bozarsın. Bu garip (ve komik) kelime oyunu tarafların safını belli eder. PKK harflerini telaffuz şeklin an gelir hayatına mal olabilir anlayacağın. Dahası da var! Okunuşu nasıl olursa olsun PKK yalnızca PKK da değildir; ‘Eli Kanlı Terör Örgütü PeKaKa’dır. Öyledir, böyledir…

Peygamberlere ‘Hazret’ ön eki ölümlerinden çok sonra ithaf edilmiş olmasına rağmen bugün kimi ortamlarda peygamberinize Muhammed dediğiniz için derinizi yüzebilirler. Oysa kendi döneminde hiç kimse ona Muhammed Hazretleri ya da Hazreti Muhammed gibi bir hitapta bulunmamıştır. Özünde dini hiçbir anlam taşımayan ‘hazret’ unvanının anlamına dair farklı görüşler var ama özünde erkeklere ithafen bir saygı ekinden öte bir şey değildir. Gel gelelim gündelik dildeki kullanım şekli ve tekrarı yüzünden milyonların zihninde S.A.V. gibi bir algıya kavuşmuştur.

Dil işte bu yüzden önemli. Beynimizi kodlayan programlama dili. Ne kadar az komutla işlerseniz, o kadar kolay kodlanırsınız. Ne kadar çok komuta sahipseniz, o kadar marifetli, işe yarar uygulamalar çalıştırabilirsiniz.

Bir dönem Necmettin Erbakan diye bir politikacı yaşadı bu ülkede. Uzunca bir dönem, yine uzunca bir unvan taşıdı: Kapatılan Refah Partisi’nin yasaklı lideri Necmettin Erbakan! Zihinlere böyle işlendi. Hiçbir yayın organı bu sıfatı ihmal edemedi. Adını açıklamak istemeyen Genelkurmay yetkilisi, Ergenekon Davası gizli tanığı, Sivaslı Cindy, Kızılay’ı trafiğe kapatan kamu emekçileri ya da harcadıkça kazandıran kredi kartı gibi kazındıler beynimize böyle daha niceleri.

Zihnimizi hilal harekatıyla çevrelediler. Yenilgiyi çaresizce kabullendik.

140 karakterli metinlere, 1 dakikalık videolara, gerçeğin naklinin özetinin özetine mahkum olduğumuz bir düzende kaybettiğimiz şeyin aslında algılama becerimiz, düşünce özgürlüğümüz ve talep edebilme hakkımız olduğunu unutmayalım.

Tam laf cımbızlamalık bir yazı oldu. Allah sonumuzu hayır etsin.