Adı ‘iş’ olan bir şeyi sevmek mümkün müdür?

Geçtiğimiz Pazar günü CNN Türk’te yayınlanan Gündem Özel’de ‘İş Hayatı’ denen meseleyi farklı yönleriyle ele almaya çalıştık. Bu yazıda fazlasıyla soruya maruz kaldığım bu konuyu hem o programda aktardığım, hem de zamansızlıktan aktaramadığım kısımlarıyla özetlemeye çalışacağım. Hakkında belki binlerce kitap yazılmış bir meseleyi ‘özetlemek’ ne kadar mümkün bilemiyorum. Fakat blogumun sadık okurları şahsen zaten hiçbir şeyi kısa anlatamıyor oluşuma aşinadır.

İşe öncelikle ‘çalışmak’ eyleminin çoğu kişinin kafasında canlandırdığı gibi bu çağa has ya da hayatta kalma adına bir mecburiyet olmadığını hatırlatarak başlamak gerek. Çünkü ‘çalışmak’, insanın hayatındaki anlam arayışının bir parçası. Daha doğrusu o anlam arayışının dolaylı bir yansıması / aracı.

Bu bahiste ister istemez akla gelen “Hayatın anlamı nedir?” sorusu, binlerce sene önce hakikatin, hikmetin peşine düşen antik Yunan filozoflarının dahi zihnini hayli meşgul etmiş (muhtemelen onlardan öncekileri de etmiştir ancak kayıtlarına ulaşamıyoruz). Örneğin Platon hayatın anlamını ‘daha çok öğrenmek’ olarak belirlemiş (ben de o fikirdeyim). Aristo ise ‘iyi insan olmak’ demiş. Anisthetes ‘basit bir yaşam’, (Hedonizmin kuramcısı) Aristippus ne pahasına olursa olsun ‘zevk’, Epikür ise ‘dostlarla birlikte, mütevazı, sade bir hayatın verdiği keyif’ şeklinde özetlemiş (Daha doğrusu ben böyle özetledim. Onlar bu kadar sığ bakmamışlar elbette).

“Çünkü insanlar yıllar boyunca soru sormadan durur”

Belki yukarıda okurken hayatın anlamına yönelik çıkarımların birçoğuna katıldınız. Peki, şimdi bir saniye de olsa durup düşünün: Bu soruyu şu ana kadar kendinize bir kere de olsa sordunuz mu? Muhtemelen, hayır. İşte sıkıntının kökünde de bu var.

Milyarlarca insan kendine ya da hayata dair en ufak bir soru sormadan, cevabını aramadan hayatını tamamlıyor. Karnını sadece sofrada önüne konan ya da tesadüfen denk geldiği yiyeceklerin tadına bakarak doyurmaya çalışanlar gibi hayatı tüketiyor insan. Dizginleri sürekli bir başkasının elinde, gözü-kulağı başkalarına emanet; sevdiği ve istediği için değil, öyle söylendiği ya da gördüğü için peşine düştüğü heveslerin gelgitinde bu diyardan göçüp gidiveriyor.

Neyse ki en azından şimdi bu yazıya vakit ayırmış biri olarak sizin onlardan biri olmadığınızı, bir arayışın peşine düştüğünüzü sanarak rahatlıyorum.

Devam etmeden önce yukarıdaki ‘çalışma eylemi’ parantezini kapatalım: Çalışmak insanın doğasında var. Hiçbir mecburiyetiniz olmasa, hatta çoğunuzun hayallerini süsleyen o başdöndürücü servete kavuşsanız dahi bir taraflarınız kaşınacak ve mutlaka bir şeyler yapmak isteyeceksiniz.

Oysa mesela bir kedi için bunu söylemek mümkün değildir. Kedi acıkınca yemeğini yer, sıcak bir yer bulur, kıvrılır ve uyur. Ta ki karnı yeniden acıkıncaya ya da bir şeyden rahatsız oluncaya kadar. İnsanoğlu ise hep rahatsızdır. Rahat batar.

Dolayısıyla hayatı ister ‘okul, (erkekse) askerlik, iş bulma, evlilik, çocuk, emeklilik, ölüm’ şeklindeki klasik çizgide ele alın, isterseniz içine fantastik hedefler katın, ‘çalışma’ denen şey bir şekliyle mutlaka bir parçanız olacak.

Mesele onu anlamlı ya da katlanılabilir kılmakta.

İnsanca çalışabilme hayalinin izleri

Meşhur Filozof Karl Marx 1800’lü yıllarda (çaresizlik, umutsuzluk, hastalık ve yokluk içindeki yaşamında) kafasına bunları takıp düşünürken sosyalizmden beslenen ideal bir komünist düzende insanların -biraz da kediler gibi- canı ne isterse onu yapabileceği bir dünya hayal etmiş (Meraklısına PDF formatında bir okuma: Karl Marx / Kapital). İş gücü ve sermayenin mecburiyetlerinden sıyrılan insanlar sabah balık tutup, öğlen keman çalıp, akşam da bir atölyede çalışabilecekti. Yani herkes sevdiği ve kendini ait hissedip, anlamlı gördüğü işi yapacaktı (olmadı).

Bugün pek bahsi geçmese de sanayileşme hamlesi, milyonlarca çocuk ve yetişkinin insanlık dışı şartlarda yaşaması ve çalışmasıyla gerçekleştirildi. Bu süreç Marx’ın düşünce sistematiğinde en belirleyici etkenlerden biri olmuştur.

Konuyu biraz daha ‘kurulu düzen’ ile örtüştürmeye çalışan bir başka sosyalist William Morris ise 1884 yılındaki bir yazısında geleceğin fabrikalarının etrafı yeşillikler, ormanlarla çevrili olacağını, tekniğin gelişmesi sayesinde insanların günde sadece 4 saat çalışacağını öngörmüş (bugünkü anlamıyla hizmet sektörü ve beyaz yakalı ofis çalışanı kavramı o dönemde henüz var olmadığı için ‘fabrika’ tanımını bugüne ‘iş yaşamı’ olarak tercüme edebiliriz).

Apple’ın San Francisco’daki yeni Genel Merkezi.

Ünlü İktisat Kuramcısı John Keynes ise 1930’lardaki öngörülerinde 21. yüzyılda (yani bu çağda) tam bir keyif ve bolluk çağı yaşanacağını ve insanların haftada sadece 15 saat çalışacağını iddia etmiş. Bu beklentinin ne kadar karşılandığını değerlendirmek için 80-90 yılımız daha var. Ancak ‘uçuk bir hayal’ diye kestirip atmak sanıyorum mümkün değil.

Haftada 15 saatlik çalışma size gülünç bir fantezi gibi görünüyor olabilir. Çok uzun saatler hatta her geçen gün daha da fazla çalıştığınızı düşünebilirsiniz. Fakat bana inanın yukarıda öngörülerini paylaştığım düşünürlerin şahit (ve mahkum) olduklarına kıyasla bugün çok daha az miktarda ve iyi şartlarda çalışıyorsunuz.

Ortalama ömrün 40 yıl olduğu 1800’lerde 8-9 yaşındaki çocuklar işgücünün önemli bir bölümünü oluşturuyordu (Ve hayır; o dönemin 8 yaşındaki çocukları bugünkünden daha güçlü ve becerikli değildi. Hatta yaşam ve beslenme şartlarından ötürü çok daha çelimsiz ve kırılganlardı. Meraklısı Karl Marx’ın Kapital adlı eserinin ‘Makinenin İşçi Üzerindeki Dolaysız Etkileri’ bölümünü okuyabilir).

1800’lerde haftalık ‘ortalama’ çalışma süresi 80 saatti. Bu süre 1900’lerde 60 saate indi. 1970’lerden itibarense bugünkü genel ortalama olan 40 saate geriledi (Fransa gibi 35 saatlik istisnalar da var elbet).

Bugün ölüm riskimizi çok daha az olduğu, pek çok yasa ve düzenlemeyle çerçevelenmiş, alım gücüne oranladığımızda dahi daha çok kazandığımız, daha insani ortamlarda, daha az kas gücüne bağlı bir çalışma ve yaşam düzenimiz var.

Peki bunca dert, mutsuzluk, şikayet neden?

‘İş ve Yaşam Dengesi’ denen mesele

İlkokulda Hayat Bilgisi adlı bir dersimiz vardı. Unutamadığım bir grafikte günü sekizer saatlik üç eşit parçaya bölmüşlerdi. Buna göre hayat 8 saat uyku, 8 saat çalışma ve 8 saat dinlenme ile geçen bir süreçti. Hafızamı yokladığımda tek bir günümün dahi böyle geçtiğini hatırlamıyorum. Ne 8 saat uyuyabiliyor ne de 8 saat dinlenebiliyorum. Bunun yerine ben de pek çoğunuz gibi uykumdan ve kendime ayırmam beklenen saatlerden kırparak zamanımı işime aktarıyorum.

Üstelik bu bizim ulusal düzenimiz haline gelmiş gibi.

Kaynak: Statista.

Yukarıda göreceğiniz gibi Türkiye 2015 itibarıyla (34 üyeli) OECD ülkeleri arasında çalışma saatleri adına 6. sırada. Sizi bilmem ama ben yukarıdaki grafikte yer alan ülkelerin üçü (Şili, Kanada ve Avustralya) hariç hepsinde bulundum. Kusura bakmayın da kimse beni Meksika, Yunanistan ve Türkiye’de insanların bu grafikteki kadar çalıştığına inandıramaz.

Başka bir deyişle işyerinde vakit geçiriyor, fakat çalışmıyoruz. Ya da daha kabul edilebilir bir tercümesiyle ‘verimsiz çalışıyoruz’. Nedenlerine sonra bakacağımız bu durumun sonucuysa ‘iş ve yaşam dengesizliği’ denen kanserojen vaka.

Kaynak: Statista.

Yukarıdaki dehşet verici istatistiğe göre 2017 itibariyla yine OECD ülkeleri arasında iş yaşam dengesi konusunda Türkiye’nin puanı sıfır. SIFIR!!! (bir önceki grafiğin şampiyonu Meksika’nın bizden hemen sonra yerini alması kimseye sürpriz olmamıştır sanıyorum). Bu konudaki iyi ülkeler sıralamasında ise pek bir sürpriz yok.

Kaynak: OECD, World Economic Forum.

Bu sonucun arkasında herkesin kendine has, ancak birbirine çok benzer hikayeleri vardır eminim. Fakat bu asla bir umutsuzluk kaynağı da değil.

Örneğin Deloitte’un 2017 tarihli Y Kuşağı Araştırması sonuçlarına göre Y Kuşağı çalışanları (bile), kendilerinden sonra gelecek kuşağa karşı ümit duyuyor. Türkiye’deki katılımcıların yüzde 71’i, şu anda 18 yaş ve altındaki Z Kuşağı’nın iş dünyasındaki varlıklarının etkili olacağına inanıyor. Araştırmanın tüm katılımcıları genelinde ise oran yüzde 60. Bu yürek ferahlatan bir olgu.

Aynı araştırmaya göre gençler, iş dünyasında liderlerin kendilerini net bir şekilde ifade etmelerini, dışlandığını düşünen kesimlerin sesi olmalarını, görüşlerini tutkulu bir şekilde dile getirmelerini ve değişimler konusunda hızlı davranmalarını istiyor.

Habitat Derneği’nin ‘Türkiye’de Gençlerin İyi Olma Hali’ başlıklı raporuna (PDF) göre ise çalışan gençlerin yaşamından memnun olma oranı yüzde 71,5.

Ancak aynı araştırmada, aynı genç çalışan grubunun geleceğe dair umudu ilginç bir detay olarak yüzde 63,7’ye iniyor.

(Danışma Kurulu Üyesi olduğum) RepMan İtibar Araştırmaları Merkezi‘nin Zenna Danışmanlık ile ortaklaşa yürüttüğü İtibar Eğilimleri Araştırması’nın Aralık 2017 tarihli raporundaysa (PDF) çalışanların CEO’larından (bunu yöneticiler olarak da genelleyebiliriz sanırım) beklentileri şu şekilde:

Türkiye’de çalışanlar yöneticilerinin vizyoner ve yenilikçi olmasını, inovasyonu teşvik etmesini, adil yönetim ilkelerine göre hareket etmesini, krizleri başarıyla yönetmesini ve çalışanlarına değer vermesini bekliyor. Bunu da cebimize koyalım.

MediaCat dergisinin etnografik araştırmalar merkezi Habitus ile Türkiye özelinde gerçekleştirdiği ‘Beyaz Yaka Neyi, Neden Yapar?’ başlıklı araştırmasında ortaya işin bir başka yüzü daha çıkıyor. Burayla ilgili kısımlarını sıralayayım:

  • Beyaz yakalı çalışanların sadece yüzde 30’u çalıştığı işin kendisini yansıttığını ve hayatıyla iç içe geçtiğini düşünüyor.
  • Yaptığı işin kendisini yansıttığını düşünenlerin yüzde 61,5’i hayatından memnun olduğunu söylüyor.
  • İşimden çok memnunum diyenlerin oranı (sadece) yüzde 7,2.
  • Türkiye’de son 12 ayda herhangi bir konuda kurum içi eğitim almış çalışanların oranı yüzde 40’ın altında.

İşgücünün bel bağladığı gençliğin çalışan kısmı kadar çalışmayan kısmının dertlerine de bakmak gerek:

  • Türkiye’de –resmi verilere göre– 15-24 yaş arası gençlerde işsizlik oranı yüzde 19,3 olurken,15-64 yaş grubunda bu oran yüzde 10,5 (işsizlik son 7 yılın en yüksek seviyesinde). Resmiyete yansımayan kısmının daha yüksek olduğunu tahmin etmek güç değil.
  • Gençlerin büyük bir bölümü çağın küresel çapta gerektirdiği yeni niteliklerden yoksun bir eğitim almış durumda (okuduğumuzu anlamada dahi Meksika ile birlikte sonuncuyuz). Eğitim alanların hali bir yana; hiçbir eğitim almamış genç nüfus konusunda da OECD lideriyiz (aşağıdaki grafikte en yüksek çubuk ne yazık ki Türkiye’ye ait. Tıklayarak büyütebilirsiniz).

Kaynak: OECD.

  • Üstelik bu dev kitle sesini duyurabileceği, önceliklerini belirleyebileceği siyasi platformda da yeterince temsil edilemiyor (Gerçi Türk siyasi hayatında tam olarak kim(ler)in temsil edildiğini ben bu yaşıma dek çözemedim. Nasiplenen kesim her dönem çok da temsil edilen yok gibi).

Her şeye rağmen özellikle Yunanistan, İtalya, İspanya ve Güney Afrika gibi genç işsizlik oranının yüzde 35 bandını zorladığı ülkelere kıyasla çok daha iyi durumda olduğumuz kesin. Fakat kapımızın ucundaki otomasyon ve yapay zeka teknolojilerinin üretim alanında yaratacağı işsizlik dalgası, tarım ve hayvancılık politikalarının her iki alanı da yok olmaya sürüklemesi, bunun sonucunda giderek şehirlere yığılan, dolayısıyla işçileşen, daha korkuncu neredeyse tek bir şehriyle ülkeyi döndürmeye çalışan yapı eğitimden ve beklentilerden bağımsız olarak bizi umut etmekten çok yetinmeye yöneltiyor.

O zaman, ver mehteri!

Son dönemde hortlayan Osmanlıcılık ve muhafazakarlık gibi akımların beslendiği ana damar da bu. Gelecekten ümidini kesenler (tam da post-truth çağına uygun olarak) geçmişten seçtiği güzel anlara, olaylara ve şahıslara odaklanarak kendini avutmaya çalışıyor, gerçeklerle yüzleşmekten kaçınıyor (ben de eskiden epey atletik ve yakışıklıydım ama o günler geçti).

Yıllar boyu çağına dair neredeyse her şeyi yanlış okuyarak, görmezden gelerek, yüzünü öteye çevirerek içten içe çürümüş ve sonunda iflas edip batmış bir devletin kimilerinin gelecek ümitlerine rehber olması anlayabileceğim türden bir şey değil. Dünya tarihinde kendi geçmişiyle bu kadar uğraşan (ya da bir dönem uğraşmış) tek bir büyük devlet yok.

Geçmişin bugüne hayrı olsaydı şu günlerde binbir derdin batağına düşmüş İtalya, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ve uzun soluklu devleti Roma İmparatorluğu’nun ipine sarılırdı. Biraz okursanız göreceksiniz ki Osmanlı’dan çok daha fazla kahramanları, başarıları var. Ama o da bizimki(ler) gibi battı, gitti işte. Yerine -yine bizim gibi- yenisini kurdular ama onlar bizden farklı olarak düne değil, yarına bakıyorlar.

Roma İmparatorluğu (Osmanlı gibi) artık tarihçilerin konusudur. Ders çıkartılacaksa onun bile yöntemleri değişti. Dahası, Türkiye’ye uyarlanabilir, çağdaş başarı modellerinden feyz almaya niyeti olanlara reçeteler gün gibi ortada.

Bugün yaptığımız gibi kendi kendimize propagandayla ulaşacağımız nokta gibi.

Kaynak: Yeni Şafak.

Bu bahislerde Dr. Skull’ın Zaman adlı eserindeki “Doğuya giden bir geminin güvertesinde Batıya koşan insanlardık belki de” dizeleri aklıma geliyor. (“Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur” sözünün de sahibi) 2. Abdülhamid dönemi Bahriye Nazırı Celal Yalınız‘ın meşhur tespiti gibi durumumuz biraz:

Türkiye’de aydın geçinenler Doğu’ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde Batı yönünde koşturarak Batılılaştıklarını sanırlar.

Türkiye bugün Batı’ya mı koşuyor Doğu’ya mı, bilime mi sarılıyor dine mi; ben sahiden okuyamıyorum. Fakat yukarıda paylaştığım verilere ya da gündemi oluşturanların uğraştığı konulara bakınca kendimizi Osmanlı kuşatması sırasında meleklerin cinsiyetini tartışan Bizans gibi görüyorum.

Ara özet / Toparlama gayreti

Konumuza dönersek:

  • Çalışmak insanın doğasında var.
  • Hayattaki nihai hedeflerimize yönelik çıkış noktalarımız farklı. Fakat hepsi için iş yaşamından elde ettiğimiz gelir, güven ve sosyal kredinin önemi var.
  • Yıllar boyunca seyrine baktığımızda çok daha iyi koşullarda çalışıyor, çok daha fazla kazanıyor ve çok daha iyi şartlarda yaşıyoruz.
  • Teknolojinin gidişatı yakın gelecekte pek çok iş dalını insanların elinden alacak. İhtiyaç duyulacak yeni yetkinliklere sahip nesiller yetiştiremezsek dev bir ‘faydasızlar ordusu‘ ile başbaşa kalacağız (bu konuyu ayrı bir yazımda ele almıştım).
  • Etinden pirincine her gıdayı ithal eden, hayvancılığın alarm verdiği ve nüfusun büyük şehirlere doğru yığıldığı bir düzende birçok stratejik hamle için geç kalmış olabiliriz.
  • Türkiye’de mevcut durumda çalışanların olduğu kadar işsizlerin de net tanımlı sıkıntıları var.

Bu maddeleri akılda tutup mevcuda bakalım (daha da fazla uzama riskine karşı maddelere böleceğim):

  • İş yaşamı denen şeyi yaşamdan ayrı düşünmek mümkün değil. Tam tersine pek çok kişi için neredeyse hayatın ta kendisi. Eskiden bir araç olan çalışma eylemi, bugün amaç haline gelmiş (Örneğin avcı/toplayıcı çağlarda insanlar çok daha az süre çalışıyor [avlanıyor] ve çok daha çeşitli, zengin ve sağlıklı besleniyordu. Meraklısı için: Yuval Noah Harari – Sapiens).
  • Günümüzün en verimli zamanını işte geçiriyoruz. Evden işe varmanın, işten eve ulaşma dönmenin süresini unutmayalım (bu İstanbul’da kimileri için günde 4 saate denk gelebiliyor). Dolayısıyla bugün hayatta olmamızın sebebini ‘hayatımızı bütünüyle işgal edecek bir iş bulup çalışmak’ şeklinde okuyabiliriz.
  • Buradan yola çıktığımızda çelişkili gelebilir ancak mutluluğu işte aramak ya da işte mutluluk aramak da kendi içinde sağlıksız bir beklenti olabilir. İş dışında mutlu olup işte mutsuz olan kimse tanımıyorum (tam tersi de doğru). Demek ki mutluluk bütüncül bir arayış olmalı.
  • Hayattaki tek beklentimiz mutluluk olamaz. Sürekli mutluluk beklentisi Sisifos’un laneti gibidir (ikna olmakta zorlananlar için bir kutu Kemal Sayar yazabilirim). Hayat içindeki her şey ve her hal ile güzel.

  • Mutluluğu (öncelikli olarak) iş yaşamından bekleme hali adaletsiz ancak anlaşılabilir. Üstelik bu konuda günümüz şirket yönetimlerinin de hiçbir şey yapmadığını söyleyemeyiz. Daha insani bir çalışma ortamı, daha şeffaf bir yönetim, daha iyi ölçülebilir performans ve yan haklar konusunda Türkiye’nin yol almadığını söyleyeni Allah taş eder (onun da bir ölçüsü var elbet). Bu konuda küçük bir testi kendi adınıza yapmakta fayda var: iş ortamınızdaki (varsa) mutsuzluğun kaynağı iş ortamınız mı yoksa çalışanlar / yöneticiler mi? Bu ikisi çok başka çözümlere muhtaç çünkü.

Daha mutlu bir ‘yaşam’ için tavsiyeler

Aşağıda bence faydalı olabileceğini düşündüğüm bazı konuları önem sırası gözetmeksizin derlemeye çalıştım. Bunların iş hayatınızda olduğu kadar hayatınızın genelinde de faydalı olabileceğini düşünüyorum.

  • Mutluluğun yüzde 90’ı kişinin kafa yapısı, değer yargıları ve dünyayı algılama şekline bağlı. Genel bir formülü, sistemi, ölçüsü, tanımı yok. Sizi neyin mutlu ettiğini iyi düşünün. Bulamıyorsanız her gün sizi mutlu eden 3 şeyi bir küçük deftere yazmaya başlayın. En fazla 1 ay içinde son derece mutlu bir insana dönüştüğünüzü göreceksiniz. Denemesi bedava!
  • Bazen mutsuzluk mutluluk kaynağı haline gelebilir. Daha açık bir şekliyle: bazı insanlar mutsuzluk ile mutlu olur. Ruh hali buna eğilimlidir. İzlediği filmde, dinlediği şarkıda, okuduğu romanda ağladıkça keyif alır. Ağlayacak bir şeyi kalmazsa televizyonda başkalarının dertlerini izleyerek dertlenir. Kendisininkinden daha büyük dertlerin varlığıyla şükreder. Bu grup iş hayatındaki mutsuzluklardan, haset insanlardan beslenir. Mutlu bir ortamda kendini tekinsiz hisseder. Mutsuz olacak bir şeyler arar. Bu tip insanlar evde de, okulda da, işte de, tatilde de böyledir.
  • Yarattığı huzursuzlukla beslenen yöneticiler, sabah toplantısında laf sokmak için gecenin bir yarısı uyanıp eposta yazan gıcık departman temsilcisi, nerden neyi kısarım da insanları sefalete sürüklerim derdine düşen Finans Müdürü, birbirinden sıkıcı eğitimci ve konuşmacıları bularak müesseseyi tüm çalışanlara zindan etmeye and içmiş İK’cı bir tek sizin şirketinizde yok. Buna emin olun ve kabullenmeye çalışın. Onlar da hayatın içinde bir renk.
  • Şirketlerin çalışanlarını mutlu kılmaya çalışması da her zaman çalışanının iyiliği için olmayabilir (mevsimi gelince Lüleburgaz’da oğlak yemeye gittiğimiz bir mekan var. Bir keresinde etin nasıl bu kadar lezzetli olduğunu sordum. “Onları kesene kadar naneyle, kekikle besliyoruz” dedi).
  • “Yaptığın işi sevmiyorsan, sevdiğin işi yap” tarzı laflar yol gösterici olmaması bir yana komik bile değil. Dahası tehlikeli. Yüreğinizin sesini dinlemeden önce gireceğiniz yolda ihtiyaç duyacağınız cesaret ve sabrınız var mı iyi kontrol edin. Çünkü çoğu insanda yok. O yüzden sızlansa da işlerinde çalışmaya devam ediyorlar ve edecekler (belki bu şartlarda doğrusu da odur, bilemiyorum).
  • İş dünyasında mutluluk çoğunlukla başarıya bağlı. Başarının en kolay yöntemiyse ‘sıradışı olmak‘. İstatistikler dahi sıradışı olanları ihmal edip, görmezden gelip ‘standart sapma’ ya da ‘hata’ olarak etiketlemeye çalışsa da bana güvenin; her mesleğin mutluları sıradışı olanlardır. Normallik sizin için değil; düzen için hayırlıdır.
  • Daha çok çalışarak daha başarılı ve daha mutlu olacağınızı unutun. Çok çalışmak hiçbir şeyin yolu, sırrı ya da çözümü değil (kendimden biliyorum).
  • Kare Anderson’ın da dediği gibi, “Fırsat yaratanlar kendi güçlü alan ve uzmanlıklarını iyi tanıyanlar, örnek model ve insanlar arayanlar ve ortak paydalara sahip oldukları kişilerle bağlantı kurmaya çabalayanlardır.”. En azından deneyin.
  • Madem TED’den bahis açtık, ilgimi çeken bir başka TED sunumundan devam edeyim: “İş yaşamınıza ait sorunlarınızı şirketler ya da hükümetler çözmeyecek. Kendi hayatınızı kendiniz düzenlemezseniz bunu sizin adınıza birisi yapar ve bu her zaman hoşunuza gitmeyebilir.” Kulağa acı; hatta sert gelse de haksız olduğunu söyleyebilir miyiz?
  • Peki sonuçta iş hayatında mutlu olmak mümkün mü? Cevabıma pek çok kişi dudak bükebilir ama, evet mümkün. Ancak bahanelerimizden sıyrılabilirsek. Burada yazdıklarımın dışında bir büyük sorunumuz var çünkü: çalışmak istemeyen bir insan türü ortaya çıktı. Bu kategorideyseniz derman bende yok. Sadece değinerek kapatıyorum.

Orhan Pamuk’un ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ adlı romanında çok sevdiğim (aklımda kaldığı kadarıyla aktaracağım) bir bölüm var. Diyor ki “Aşk içine düşülen değil; öğrenilen bir şeydir. Emek verirsin, çaba gösterirsin, bir şeyler katar, ortaklıklar bulur ve aşık olursun”.

Belki mutluluk da böyledir, ne dersiniz? Belki uğruna biraz emek vermemiz, çaba göstermemiz gerekiyordur.

Eskiler dünyaya ‘Gam Küresi’ dermiş. Hepimiz ucundan nasipleniyoruz işte.

Yazımızı konumuza denk düşen bir şarkıyla sonlandırıyoruz. Şen ve esen kalın.

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

42 Responses to Adı ‘iş’ olan bir şeyi sevmek mümkün müdür?

  1. Emre yılmaz 7 Mart 2018 at 23:28 #

    hayat çok “renk”li..

  2. Ali Rıza Karaöz 7 Mart 2018 at 23:46 #

    Eline diline sağlık ağbi. Kırmayan, dökmeyen, yargılamayan ve umudu daima yanında taşıyan üslubun karşısında saygıyla eğiliyorum. Allah başımızdan eksik etmesin.

  3. Recep Tuna 8 Mart 2018 at 00:07 #

    Gundem Ozel’i izlemek nasip olmamisti, bu yazi uzerine iyi geldi 🙂 kendi notlarimi alip kenara cekilip yatmadan once az dusuneyim bari…

  4. Yunus 8 Mart 2018 at 01:26 #

    Allah; sizin gibi insanları daim, insanlara ulaşmanıza da yardım etsin.

  5. Aycan 8 Mart 2018 at 03:01 #

    CNN yayınınızı da izlemiştim ancak sesinizi az duyduk. Böyle sadece sizi okumak çok daha keyifli. Uzun yazıyorum diye dertlenmeyin hiç 🙂 Sıradışı olmak üzerine düşünüyordum tam da şu sıra. Bir de hep çok çalışıp çok ürettikçe daha iyi olacağımı düşünürüm aslında (on bin saat kuralı) ancak zamanımı satıyor olurken benim için doğru seçim olup olmadığını bilmediğim bir işte uzmanlaşmaya çalışmak zaman kaybı olsagerek. Yine de yaşamadan bilemeyiz.

  6. yskiyak 8 Mart 2018 at 10:00 #

    Amirim şu ikisini düzeltirsen sana zahmet.
    çalıştğına -> çalıştığına
    Araştırmacının -> Araştırmanın

    Yazı için de eline koluna sağlık, arada bir nefes buluyoruz sayende.

  7. engin 8 Mart 2018 at 10:43 #

    güzel

  8. Burak 8 Mart 2018 at 11:37 #

    Seni seviyoruz amirim…

  9. avncen 8 Mart 2018 at 11:41 #

    Sadece bu nedenle meselâ ben hiç milli piyango bileti almam. Çünkü çıkacak para sonucunda büyük olasılıkla hiç çalışmama gerek kalmayacak, ve ben bu tarz bir hayat hâyâl etmiyorum. (Paranın bir miktarıyla ticaret yapmak mantıklı değil bence. Diğer tarafta garanti, bana yeten bir faiz geliri varken, yeterli motivasyonu sağlamayacaktır diye düşünüyorum)

  10. Sebahat 8 Mart 2018 at 11:50 #

    Amirim emeğinize sağlık. Yazılar uzun oluyor diye dertlenmeyin , bu şekilde çok güzel bilgiler aktarıyorsunuz. Hayatımda yeni bir döneme girmek üzereyken (şehir değişikliği ) iş konusunda da farklı bir bakış açısı yarattınız. Teşekkürler.

  11. notdefteri 8 Mart 2018 at 15:23 #

    Osmanlı da ne çekti arkadaş ya bunlardan. Tarih Osmanlı’yı belgeleriyle anlatıyor. Orjinal belgelerden arşive gidip okumak yerine kulaktan dolma bilgilerle atıp tutmak işimize geliyor malesef.

    • Nihat 8 Mart 2018 at 16:48 #

      Orijinal belgeler Viyana’da kazandigimizi mi yazıyor yoksa hala Almanlar kaybettiği için bizde yenilmis sayıldığımizi mi dusunuyorsun

  12. Adem 8 Mart 2018 at 16:37 #

    İlk paragraftan sonrasını okumadım. İngilizce çeviri gibi veya İngilizceye çevrilsin diye yazılmış gibi… Fazla yavan… Benzer bir şeyi yabancı dergilerin Türkiye yayınlarını okurken de hissediyorum.

  13. Nihat 8 Mart 2018 at 16:46 #

    Guzel yaziydi amirim siz yazmaya biz okumaya devam, 1800 lerin ingilteresinde yasamadigimiz için mutlu olmaliyiz

  14. Selçuk Tanaydın 8 Mart 2018 at 17:28 #

    %0 lık Türkiye istatiğinin bir parçası idim yakın zamanda. Hemde 10 yıl üç vardiya çalışarak. 19 Nisan 2017 de “365 günde latin amerika” sloganı ile çıktığım yolda son zamanlarıma geldim. Döndüğümde elbette tekrar eski yaşamıma dönecek değilim. Ama daha bu yola çıkmadan insanların en çok sorduğu şey şuydu; ee dönünce ne iş yapacaksın?
    İzin verinde önce bir gideyim dedim. Bunu gelince düşünürüm. Halen telefonda babam olsun arkadaşlarım olsun aynı soruyu soruyor.
    Esaretin Bedeli filminde Morgan Freeman çok güzel bir laf söyledi. Bizler burada kurumsallaştık.
    Tr insanıda aynı şekilde . Ülke içinde çalışmaktan beynen kurumsallaştı insanlar. En büyük derdimiz ne iş yapacaksın oluyor. Her neyse uzun nesiller boyunca daha bu saplantı bence geçecek gibi değil.
    Emeğinize sağlık.
    Saygılarımla..

  15. onaremre 8 Mart 2018 at 17:58 #

    Muhteşem bir yazı olmuş, emeğinize sağlık.

  16. Mustafa F. 9 Mart 2018 at 03:04 #

    Yazılarınızı büyük bir dikkat ve verilen emeğe değecek şekilde okuyorum. İnsaflı bir akıl yürütme içerdikleri için de ayrı bir güzel oluyor. Bu gayretinizin size en fazla haz verecek olanı ise bir gün hiç beklenmedik bir yerde yaptıklarınızla oluşan güzelliklerle karşılaşmak olacaktır. O günü hep beraber görürüz inş.

    Not: Yazılar kadar olmasa da alttaki yorumları okumak ayrı bir eğlence oluyor. İnanın bu kadar ilginç insan nasıl bir araya gelir diyorum çoğu zaman. Panayır gibi. Ben ömrümde bir tek askerde karşılaşmıştım bu çeşitlilik ile :))

  17. Kemal Öztürk 9 Mart 2018 at 12:13 #

    yazıyı yarısına kadar mobilen okudum sonra kıyamadım bilgisayardan açıp okumayı bitirdim.Grafikler, videolar vb zaman ayırmak yorumlamak istedim.Aklınıza sağlık amirim.Ufkumuzu genişletiyorsunuz.Belki de kelebek etkisi yaratır ve ülkemize yayılır bu düşünceler.Umudumu koruyorum.

  18. Abdulkerim 9 Mart 2018 at 15:10 #

    Teşekkür ederim. Güzel bir yazıydı. Başarılar dilerim.

  19. Murat 9 Mart 2018 at 17:45 #

    10 numara olmuş, teşekkürler.

  20. tolgaa 10 Mart 2018 at 05:42 #

    Bir çok yerine katıldığım (neredeyse tamamı) bazıları için ufuk açıcı (olmasını umut ettiğim) harika bir yazı.

  21. Mine 10 Mart 2018 at 11:32 #

    İş hayatında mutluluk katmanın yolu kendini geliştirmeye ağırlıklı dayanıyor ,yani bilgi güçtür sözü çok doğru söylenmiş bir söz.Bilgin varsa arkadan,özgüven,ferahlık,rahatlık,gamsızlık,telaşsız soğukkanlı bir çalışan ortaya çıkıyor,arkadanda mutluluk.Teşekkürler amirim,rol modelimsin.Başımızdan eksik olma🙏

  22. Ekrem Hk. 10 Mart 2018 at 11:54 #

    Dolu dolu bir yazı daha paylaşmışsınız, emek verdiğiniz ve katkıda bulunduğunuz için teşekkür ederim.

  23. Altan 10 Mart 2018 at 16:25 #

    Kaleminize sağlık Serdar bey, çok güzel ve etkili bir yazı olmuş. Benjamin in sözü gerçekten doğru gibi. Kariyer hedefleri, havuç yarışları derken hayatın içindeki güzellikleri kaçırıyoruz çoğu zaman. Evlatlarımızı bile ihmal etmiyor muyuz; yorgunluk, stress ve benzeri nedenlerden. Şuan güzel bir yerde çalışsam da çoğu zaman keşke… diyorum kendime. Keşke daha çok doğanın içinde olabilsem, keşke bağımsız olabilsem diye. Kapsamlı yazınız için sizi tekrar tebrik ederim.

  24. Doğan 11 Mart 2018 at 17:49 #

    Amirim daha çok çalışarak daha başarılı olmayı unutun derken başarılı olmak için çok çalışmak gerekmediği anlamı çıkıyor sanki.

  25. Elif 11 Mart 2018 at 20:27 #

    Uzun bir süredir yazılarınızı okuyorum, iyi bir gözlemci olduğunuzu düşünürdüm, ama bu kez kendi çevrenizi ülkeyi temsil eden bir grup olarak görmüşsünüz sanıyorum. Çünkü Türkiye’de bu grafikteki gibi çalışılmadığını kesin bir dille belirtmişsiniz. Neresinden başlasam bilemedim. Binlerce insanın emeğini küçümsemeyelim. Öncelikle şunu belirteyim, eğer yöneticiler planlamayı veya organizasyonu iyi yapamıyor diye çalışanlar verimsiz çalışıyor ise, örneğin işçiler henüz iş aletleri temin edilmediği diye sadece bekliyor ise, bu da çalışmaktır. Sonuçta çalışan kişi zamanını istediği gibi harcamakta özgür değildir. Dünyanın her yerinde böyledir, beklemek de çalışma kabul edilir. Ancak verimlilik bir yana, hem Türkiye’de hem Almanya’da iş hayatını görmüş biri olarak şu kadarını söyleyeyim. Belki bazı sektörler istisnai olarak farklı olabilir, ama yapısal olarak baktığınızda da zaten Türkiye’de Almanya’dakinden çok daha fazla çalışılıyor. Öncelikle yasal çalışma süresi Türkiye’de zaten daha fazla. Hem haftalık saat hem de yıllık çalışma günü daha fazla. Sadece daha fazla değil ayrıca, Türkiye’de daha hızlı da çalışılıyor. Yöneticiler için kalitesinden çok biten iş miktarıyla ilgilenir çünkü. Üstelik sadece geçim derdi için fazla çalışmak zorunda olanlar için böyle değil bu durum. Kültürel olarak da fazla ve hızlı çalışmak Türkiye’de iyi bir şey olarak kabul ediliyor. Örneğin doktorlar. Türkiye’de birçoğu haftada 6 gün çalışırlar, günde onlarca hasta bakarlar, üstüne bir de nöbet tutarlar, 24 saatlik nöbetten sonra yasal izin hakları da yoktur. Türkiye’de birçok şirkette beyaz yakalar ve hatta yöneticiler pek fazla izin kullanmaz, çünkü kariyeri için olumsuz puan demektir bu. Bakkallar haftanın 7 günü açıktır Türkiye’de örneğin. Evinizde bir yardımcınız vardır diye tahmin ediyorum. Haftada kaç saat çalıştığını hesaplayın, tahmin ediyorum ki pek çok ülkedeki ortalama çalışma saatinin çok üstündedir.

  26. Enis Bingöl 12 Mart 2018 at 14:11 #

    Serdar bey , zevkle ve şevkle okudum emeğinize ve zihninize sağlık.. Bahsettiğiniz her bir hadise hatta her bir cümle üzerinde saatlerce düşünmeyi hak ediyor. Çok istifade ettim. Fakat ‘çalışmak istemeyen bir grup ortaya çıktı’ ifadenize canı gönülden katılıyorum ve bu konuya ilişkin acizane birkaç bir şey eklemek istiyorum. Yukarıda, çağın yeni iş alanlarında istihdam edilmesi muhtemel olan genç kesimin gereken kualifikasyondan mahrum olduğunu dolayısıyla bir ‘faydasızlar ordusu’nun gümbür gümbür gelmekte olduğuna işaret etmişsiniz. Acaba bahsettiğiniz bu grup gereken bilgi ve eğitimden yoksun olduğu için mi çalışmaktan imtina ediyor yoksa başka sebebleri olabilir mi? Mesela ben şu aralar Philip Zimbardo’nun ‘Bitik Erkekler, Teknoloji Erkekleri Nasıl Sabote Etti’ adlı kitabını okuyorum ve içeriğinde bahsettiğiniz hususlara dair çok önemli ve haklı tespitler var. Özetle şöyle diyor; korumacı ve kollamacı bir ailede büyüyen, bilgisayar oyunlarına ve pornografiye müptelalık derecesinde bağımlı, belli bir yaşı geçmiş olmasına rağmen halen daha anne ve babasıyla beraber yaşayan, evden çıkmayan, hayatı dört duvar arasında geçen bir genç profilinden bahsediyor. Sizden ‘çalışmak istemeyen bir grup ortaya çıktı’ ifadenizi başka bir yazıda detaylandırmanızı rica ediyorum.
    Yazı için teşekkürler

  27. Sinan Erdoğan 17 Mart 2018 at 22:13 #

    ‘Gam küresi’ döndüğü müddetçe, Allah basiretinize zeval vermesin…

  28. Yakup 17 Mart 2018 at 23:13 #

    Tv programlarında ulan iki kelam daha fazla etsin de nasiplenek diye bekleyenler için hem tamamlayıcı hem tanımlayıcı güzel bir yazı olmuş. Eline sağlık.

  29. Abdullah 25 Mart 2018 at 19:36 #

    Seni hunharca eleştirmeye devam edeceğim. Zaten Twitter’da tepkimi vermiştim kısa keserek. Siz bir defa Osmanlı ile Roma’yı bir tutup hatta üstümüze çıkartıyorsunuz. (Manevi ve maddi şahsi fikirlerinizden dolayı) olabilir.

    Ama bir milletin tarihi devamlılık şuurunu kaybetmemesi sizin neden zorunuza gidiyor? Karl’dan dem vurunca fikir geliştirmek oluyor da, Osmanlı’dan dem vurunca fikir imal edilemez mi? Bizler Osmanlı’yı çürümüş ilan eden zihniyetin okul ders kitaplarındaki uydurma tarihten geldiğini biliyoruz. Ama bunları geçelim. Bizler diyelim ki bir icat, bir bilim sistemi, bir buluş, bir yazılım çıktığı zaman bunları niye Batıya uyarak yapmak zorundayız arkadaş? Sizin ne dinden ne de tarihten ne de bu tarihi devamlılık şuurundan zerre anlamadığınızı zaten biliyorum. Yıllardır sizi takip ediyorum ve siyasi anlamda ciğerinizi de biliyorum ama yine güzel işler yaptığınız için sert eleştirmek istemiyorum. Her ne yaparsanız yapın Müslüman bir insan için en öncelikli şey Dini ve Dini çizgide bir amaçlar silsilesidir. Sonra da milliyeti gelir. Tarihi devamlılık şuurunu kaybeden bir millet hiç bir halt yiyemez. Al bugün ülkemizde beğenirsin beğenmezsin, teknoloji adına, savunma sanayii adına adımlar atılıyorsa bunun en büyük nedeni Türk olmamızdır. Emin olabilirsin ki, Eğer Yunanistan veya Suriye gibi bir devlet/millet olsaydık bu tür gelişmeleri de göremezdin. Tarihimiz sizin üstünü kapatmanıza ram olmayacak ve bu milletin geçmişte yaptığı ilim adım adım ortaya çıkacaktır. Osmanlı gibi, Selçukluk gibi uzun soluklu devletler, geniş coğrafyalara yayılmış devletler öyle sizin tabiri caizse kıçtan sallama, okuldan ezberleme, Kemalist sistemin aşağıladığı gibi bir devlet sistemi ile sağlanamaz. Bu insanlık sadece şirketlerin kasasını artırmak için, sadece bilim yapmak için değil, en önce dini ve şahsiyeti için, İnsanlığı için yaşar. Bilim yapmak, teknoloji üretmek ise tarihi ve dini şuuru olan herkesin yapacağı ve yapılmasını öveceği bir şeydir. Zira sizin kemalist kitaplarınız hainlerden mütevellit, özentiliklerden mütevellit ne ilerlemeleri yapamadığımızı yazmaz! Size göre ideolojik olarak yazılmış bu yazı, gerçeğin ta kendisidir. Gelecek, Osmanlı düşmanları için parçalı bulutlu. Bizler, Osmanlı adı altında yeni devlet kurulacak fikrinde değiliz. Ama Osmanlının ruhuna doğru evriliyoruz.

    Haaaa…. (Tabi o kadar bilim adına atıp tutup bir yandan Enes Baturgilleri öven de sizsiniz ya neyse (hani boş işleri sevmezsiniz falan) );

    https://eksisozluk.com/entry/74341385/yorum/2645#yorum Şurada verdiğiniz cevaba gelirsem; o “Bütün kalbinizle inandığınız” Allah’In dininden bu kadar korkmayın. Hiç de karamsarlığa doğru gitmiyoruz. Buna kusura bakma ama kıçtan element üretmek denir. Sırf sizin ideolojinizin yolunda ilerlemiyor diye kötüye gidiyor diyorsunuz.

    Ama (size göre) kötü bir haberim var: Türkiye gittikçe dindar bir yönetime -kavuşacak-. Ama korkma, dediğin gibi cahil kalmayız. Müslüman olunca mal olunmuyor.

    • M. Serdar Kuzuloglu 26 Mart 2018 at 14:24 #

      Bu uzun yazıdan çıkardığınız sonuç buysa tek kelimeyle ‘üzücü’. En azından ne Osmanlı ne de -üstün tuttuğumu iddia ettiğiniz- Roma ile ilgilenmeyip, geleceğe bakmayı tercih ettiğimi anlayabilirdiniz. Olmamış, sağlık olsun.
      Yıllardır takip edip ‘ciğerimi bildiğinizi’ iddia etmişsiniz ama verdiğiniz örneklerden ve paylaştığınız linklerden dahi görüyorum ki ne yazdıklarımı anlamışsınız ne de konuştuklarımı. Bu da çok önemli değil.
      Olayları ve insanları önyargı ve klişelerinizle okumaya çalışıyorsunuz. Bu son dönemde sıklıkla gördüğümüz bir durum. Ama kendinize öyle dar bir pencere açmışsınız ki manzara ancak bu kadar görülebiliyor (sizi okurken aklıma Platon’un mağara alegorisi geldi).
      Ve şunu gayet iyi biliyorum geleceği Osmanlı, Roma, Selçuklu, Sovyetler Birliği ya da herhangi bir başka yıkılmış başarısızlık öyküsüyle okumaya çalışan, umudunu geçmiş ile besleyen bir zihne kendimi anlatmaya ne gücüm, ne vaktim, ne de sabrım yeterli.
      Bildiğiniz yolda ilerlemeye devam edin ama arada sırada da olsa kafanızı kaldırıp dünyaya bakın. Gidin bir İsveç’i gezin mesela. Yeni Zelanda’yı, Güney Afrika’yı görün. Japonya, Vietnam, Fransa, Brezilya; dolaşın. İnsanlar ne yapıyor, dünya nasıl bir yer, görün. Bunlar eskisi kadar yüksek maliyetli hayaller değil. Gidemeseniz bile en azından sitelerini gezin, haberlerini okuyun, TV yayınlarına göz gezdirin. Bunlar tamamen bedava. İyi kötü fikir verecektir. Aksi taktirde sabah akşam Türk siyasetçilerini dinleyip, Türk medyasının haberlere maruz kalıp, gaz ve toz bulutu Türk dizileriyle zaman harcayınca içine düştüğünüz bu ‘Kuzey Kore ilüzyonu’ kaçınılmaz olur.
      En önemlisi (yorum yaptığınız yazımın da ana konusu olan) şu konuyu arada düşünün: “BEN kimim ve bu dünya için ne anlam ifade ediyorum?” Bugün ve yarın adına hepimizin bu sorulara anlamlı cevapları olmalı.
      Yorumunuzu okurken aklıma Schophenhauer’in çok sevdiğimi bir pasajı geldi. Birden maruz kalmak yadırgatıcı gelebilir ama yine de konuştuğum bağlama gayet denk:
      “En değersiz gurur, milli gururdur. Bu, onunla gurur duyandaki bireysel özelliklerin yoksunluğunu ele verir. İnsan neden milyonlarca insanla paylaştığı bir özelliğe tutunma gereği duyarbilir ki başka türlü? Dikkate değer kişisel niteliklere sahip olan, sürekli göz önünde bulundurduğu ülkesinin hatalarını açıkça görebilecektir. Ama dünyada gurur duyabilecek hiçbir şeyi olmayan her zavallı aptal, gurur duyabilmek için son çare olarak ait olduğu ülkesi ile gurur duyar.”
      Hepimiz sadece kendimizden sorumluyuz. Benliğimizin eksiklerini başkalarıyla dolduramayız. Siz de her ‘Osmanlı’ kelimesiyle karşılaştığınızda kırmızı görmüş boğa gibi köpürmek yerine kendi hayatınıza, benliğinize, zihninize ve insanlığa katkınıza odaklanın.
      Beni de fazla ciddiye almayın. Burada kendi başına bir şeyler yazan birisiyim nihayetinde.

      • Abdullah 27 Mart 2018 at 01:15 #

        Ben cevabınıza adım adım cevap vereceğim. Amacım meseleyi uzatmak değil ama ben pası başkalarınıN sözlerine atarak neye asist yapmak istediğinizi gayet iyi biliyorum;

        Girş kısmı kendi fikriniz ama ona cevabım Çıkardığım sonuç bu değil bu yazıdan. Ama çıkardığım sonucu mu yazmalıyım yani böyle bir kural mı var? Yazının belli bir bölümünü eleştiremez miyim? Eleştiririm.

        Diğer kısımda ben ‘siyasi anlamda’ ciğerinizi biliyorum dedim. Bu bence gayet nokta atış bir hedefleme.

        Diğer kısım; Ben ön yargı ile bakmıyorum. Hele klişelerle hiç bakmıyorum. Sadece size göre bunlar klişe. Size göre değerli olmayan şeyler her zaman bir tür ‘klişedir’ zaten. Dar açı mevzusuna gelince birazdan az buçuk anlatırım penceremi.

        Geleceği yıkılmış başarısızlıklar üzerine kuramayız diyorsunuz. Bu lafınıza var ya adeta bir çocuğun lafına güler gibi güldüm. Çünkü bu sözü eden siz, aynı zamanda o yıkılmış medeniyetlerin içerisinden çıkmış filozofların veya bilim adamlarının fikirlerini de kullanıyorsunuz geleceği ve günümüzü tarif etmek için. İnsana sorarlar “siz neden yıkılmış medeniyetlerin adamlarının lafını önümüze koyuyorsunuz o zaman” diye. Haa.. Dersiniz ki “arkadaş, devlet yıkılmış ama bunlar fikirdir. Bunlar bilimdir. Bunlar ideolojidir falandır filandır. Fikirler ayrı onlar ayrı.” Ben de derim ki “Osmanlı yıkıldı evet. Ama Osmanlı’yı Osmanlı yapan fikirleri savunamaz mıyım? Onun üzerine ülkemi inşa edemez miyim?” Başka taraftan bakınca siz bu yıkıntılardan kalan o saydıklarımı kullanıp geleceği inşa ediyorsunuz da, İş bana gelince neden ‘dar açı’ sahibi oluyorum? Aşağıdaki arkadaşın dediği gibi çelişki yumağı.

        Şimdi gelelim arada sırada kafanızı kaldırın (tavsiyenize). Bunu da gülerek cevaplıyorum. Çünkü sizin aklınızda ben interneti satın aldığı aletlerle tanımış, teknolojiyle pek detaylı bir alakası olmayan, yüksek eğitim almamış bir ailenin, etrafında ki propagandaya kapılmış birisiyim. Detaylandırmaya gerek yok anlaşıldı demek istediğim. Serdar bey, bu kafanı kaldır dediğiniz adam çocukluğunda iki şeye tutkuyla bağlı bir şekilde büyüdü: Futbol ve teknoloji. Dünyada ki teknolojiyi, gelişimi en az sizin kadar iyi biliyor ve takip ediyorum. Şimdi örneklendirip uzatmak istemiyorum ama benim ufkum mesela https://dosits.org/people-and-sound/communication/how-is-sounds-used-to-transmit-data-underwater/ bu projenin air sürümünü tasarlayacak kadar var. Hem de 18 yaşımdaydım o zaman. Şu an bu cevabı hobi olarak gittiğim Bilgisayar Programcılığı dersimden yeni evime gelmişken yazıyorum. Yani bana ısrarla aktarmaya çalıştığınız o ‘gelecek’ kısmını çok iyi biliyorum. Ha kimse inanmaz umrumda da değil; Ben daha akıllı telefon sektörü canlanmamışken Nokia’ya analiz e-maili atmıştım ve şu şu işleri yapmazsanız sizin Motorola ve AT&T’iye telefon sektöründe yaptığınızı aynen siz yaşayıp batacaksınız demiştim. Dediğim de oldu. Ha bu kişisel bir anım ama o ‘baş kaldırmayı’ teknoloji’ çoktan yaptım ben.

        Ben daha bu meseleye çok girerdim de uzatmadan son kısma geleyim. Biz Müslümanız. Size tavsiyem (ki davranışınızdan deizm kokusu geliyor ama neyse…) gidin bir Hoca bulun deyin ki “Hocam, İslam ne bileyim böyle basit bir inanç sistemi mi? Budizm’den hallice bir şey mi?” Bunun üzerine hoca size anlatsın, İslam’ın hayatın her safhasına düzenleme getirdiğini. Size anlatsın bir Müslümanın her şey de öncelikli filtresinin İslam olması gerektiğini. Siz bu Dini çok basite alıyorsunuz. Bu din burayı da öteyi de ihtiva eder. Önceliğiniz Dininizi korumaktır. Bundan dolayı ben bunu anlattım. Osmanlı mevzusu da buradan çıkıyor. Orada benim için hiç bir kıymeti olmayan adamın sözüne gelince. Ben vasıfsızların vasıfsızı da olsam (ki vasıflı olmak zorunda değilim), vasıflıların vasıflısı da olsam ülkemle ve milletimle gurur duyarım. Neden!? Çünkü ben eğer ırk olarak bakarsam dünyanın en kadim ırkıyım. İşin güçlü medeniyetler oluşturma kısmında su götürmez bir şekilde önde olanlardanım. Bir insan babası da iyi bir insansa onunla gurur duyar. Devleti ve milleti de iyiyse onunla gurur duyar. O sözü edenin ben de zerre değeri yok. Kaldı ki ben ‘kavram kölesi’ değilim. Bakarım bu lafın altında Allah’ın ve Peygamberin imzası yoksa her türlü eleştiririm.

        Son olarak: Müslüman olmaktan mütevellit de, ben devletimle ve milletimle iftahar ederim. Tarihe şöyle bir bakıyorum da zulüm götürmeden ihya etmiş, onlarca ırkı ve kültürü hatta inancı adeta buzdolabı gibi korumuş. İslam adına ve adını dünyaya yüz yıllar boyu taşımız. Şimdi din de bir devamlılıktır, Kültür de. Her ikisi bana yeterli bunlarla gurur duymak. Şu sözü ‘bu gurur’ söyletiyor: http://www.dunyabulteni.net/roportaj/194115/bulgar-tarihci-bizi-yok-olmaktan-osmanli-kurtardi (Bunun gibi tonla şey var)

        Biz, ‘Osmanlı ruhu’ derken dini de, milliyeti de, bilimi de, ilimi de kastediyoruz. Gelecekte de olacak olan bu. Roman yazardım da neyse.

        • M. Serdar Kuzuloglu 27 Mart 2018 at 11:58 #

          Bu detaylı yorumunuz için teşekkür ederim. Ne ilginçtir ki her satırı size yazdığım cevabın sağlaması olmuş (Konuyu teknolojiye nereden bağladınız ve ona yönelik ilginizi neden anlattınız onu anlamadım. Dünyayı ve kültürleri gezerek, inceleyerek fikir sahibi olmaktan bahsetmiştim. ‘Kafayı kaldırmak’tan anladığınız teknolojiye yönelik ilgi ise biraz daha kaldırmanız gerekiyor.)
          Kendi adıma konuyu kısaca özetleyip (yine kendi adıma) kapatayım.
          Ben biraz da sizler gibi örnekleri gözlemleyerek kendimi okumaya ve öğrenmeye adadım. İnsanların benliklerindeki boşluğu ırk, din, devlet, şanlı tarih gibi (kendi seçmeyip ,içine doğduğu) kavramlara doldurma çabası yeni bir şey değil. Asla da eskimeyecek. Ancak bu tavrın insanı dünyanın ihtişamı, renkliliği, vaatleri ve bereketinden kopardığı da örneklerle gün gibi ortada.
          Birey ölçeğinde kendini yetersiz hissetmekten (kendini kendince daha yüksek bir değere, kavrama ait kılarak büyütmek) kaynaklanabilen bu sığınma, bazen de sadece bu kavramlardan nemalandığı, o kavramlar dışında var olamayacağını düşündüğü için; yani bekası adına gerçekleşiyor (bir devlet memurunun kavram olarak ‘devlet’e yönelik algısı gibi mesela).
          Ben o tür insanlardan olmayacağım.

          • Abdullah 27 Mart 2018 at 16:51 #

            Ben de kapanış konuşmasını yapayım. Sizin söylediklerinizin sağlamasını yapmış olmam normal zira aklınızda hakkımda oluşmuş kimliğe uygun bir ceval verdim. Siz de beni şaşırtmadınız. Belki “benim lafımı bana satmış” gibi olacak ama ben de böyle bir cevap bekliyordum. Bitireyim: Ben Din, Milliyet, Bilim ve Kültür ne olursa olsun bunlardan birisine değer verirsem, bunlar adına bir şeyler yapmış insanlarla gurur duyarım. Siz duymayabilirsiniz bu sizin fikriniz. Bu da benim fikrim. Burada fikir çarpışması yaptık ki, tartışma kültürü iyidir. Bilgiden bilgi doğar. Kendimi anlatma sebebim kafamın zaten kalkmış olduğunu az biraz anlayın diye. Teknoloji özelinde cevap verdim çünkü buraya otobiyografi yazacak halim yok. Çünkü takdir edersiniz ki dünyayı teknoloji hususunda takip eden bir insan ‘başı kaldırmak için gerekli olan kıstasları’ da icra etmiş olur. Ben de biliyorum diğer milletler içerisinde benim gibi ‘vatan, millet, Sakarya’ modunda olan insanlar olduğunu. Ama sizin modunuzda olan insanlar da var. Bu benim veya sizin değerinizi belirlemez veya düşürmez. Ayrıca (ve temennim) Dini, Milliyet ve tarihi devamlılık şuurunu ‘önemsemeniz’ dileğiyle. Zira bunları anlamayacak bir insan değilsiniz. (Şimdi de Twitter’da beğendiğiniz hocalarla ilgili videoyu izleyeyim.)

            not: Beni fazla önemsemeyin demiştiniz. Önemserim. Çünkü yüz binlerce insana ulaşıyorsunuz. Etkiniz tartışılır ama etki bıraktığınız insanları kendimce uyarıyorum size teoki gostererek. Ayrıca blogunuzda %90 güzel yorum oluyor. Bence benim gibi yorumlar sizin için daha yararlı.

  30. MUSTAFA 26 Mart 2018 at 11:46 #

    ” Daha çok çalışarak daha başarılı ve daha mutlu olacağınızı unutun. Çok çalışmak hiçbir şeyin yolu, sırrı ya da çözümü değil (kendimden biliyorum) ” Bu düzeyde deneyim ve farkındalık dolu bir kişinin böyle bir cümleyi, önünde, arkasında bir şey yazmadan tak diye yazması beni şaşırttı açıkçası. Mesela bir tv programında da ” herkes ELEN MUSK’un şöhretini, halkla ilişkiler etkinliğini, şöhretini karizmasını istiyor ama kimse ELEN MUSK gibi çok çalışayım demiyor, gözlerim kanayana kadar, sabahlara kadar çalışayım demiyor. / Ben filozofların ve Serdar Kuzuluoğlu’nun aynı anda olmasa bile farklı zamanlarda, söylemlerinde ve anlatılarında, önerilerinde barındırdığını çelişkiyi anlayamadım, anlayamayacağım da. Bu sadece bir örnek, belli başlı konularda bir dediğini bir diğer dediğinizi tutmuyor. Ben 28 yaşındayım, evet kendimi dinlemeliyim, bir yöntemim olmalı ama Serdar Kuzuluoğlu’nu da dinleyerek, okuyarak bir fikir edinmek istiyorum fakat bu çelişkiler beni öyle ortada bırakıyor. Serdar abi, lütfen daha net ol. Rica ediyorum.

    • M. Serdar Kuzuloglu 26 Mart 2018 at 14:37 #

      Çelişki olarak nitelendirdiğiniz mantığa göre ağzımdan “su içmek yararlıdır” gibi bir şey çıkmış olsaydı, yaşama dair bütün yararları su içmeye bağlayıp gece-gündüz su içecektiniz. Ama biliyoruz ki durum öyle değil. Söylemek istediğimi mümkün olduğunca kısa açıklamaya çalışayım:
      Bugünün kariyer hayalleri bir avuç yerel ve küresel popüler kimlikten besleniyor. Ancak neredeyse hiç kimse bu kişilerin bulunduğu noktaya nasıl geldiğiyle ilgili değil. Öyle bir sorumluluğu üstlenmeye de niyetleri yok. Bugünün idealleri Tayfun Atay’ın ‘Meşhuriyet Çağı’ klişesindeki gibi. İstenen sadece meşhur ve zengin olmak. Oysa bu insanların hiçbirinin niyeti bu değildi. Çabalarının sonucu bu oldu sadece. Arada çok fark var.
      Diğer yandan -diyelim ki- Elon (adını anmışken bir hatırlatma yapayım: Elen değil Elon) Musk günde 18 saat durmaksızın çalışıyor. Sizin de günde 18 saat çalışmanız Elon Musk olmanızı sağlar mı? Mesele çok çalışmak değil; bir hedef koymak ve onun gereklerini yerine getirmek.
      Hedef, plan, strateji yoksa günde 24 saat çalışsanız da kar etmez. Ama bir de daha yaygın görülen hedef, plan, strateji yokluğunun yanısıra çalışma hevesinin de olmaması konusu var ki, evlerden uzak…

      • MUSTAFA 26 Mart 2018 at 16:28 #

        Öncelikle harf yanlışı için herkesten özür dilerim, size de teşekkür ederim düzelttiğiniz için. Yorumu yazdığımda iş yerindeydim o yüzden çok iyi ifade edememiş olabilirim kendimi ( aceleyle yazdım ), gerçi şuan hala çalışıyorum, ofisteyim. Tüm kişiler, durumlar, olaylar, zamanlar için tek bir formül uygulanabilir gibi bir kastım olmadı, yani gece gündüz su içmek akıl tutulması olurdu. Demek istediğim ama diyemediğim; biz gençlerin kafası zaten yeterince karışık, fikirleriniz keşke biraz daha net olsa, biz sizi dinlemeye ve yönlendirmeleriniz ile fikirlerimizi şekillendirmeye hazırız. Serdar Kuzuloğlu gibi bir isim bizlere yol göstersin, somut adımlar atabilmemiz için yol yordam öğretsin.

        Nitelikle ve verimli çalışmak istiyoruz Serdar Bey ama ruh hastası şirket yöneticileri ile bu nasıl münkün olacak ?Şirket içindeki iktidarları çok güçlü, verimli çalışmak mı kalıyor ?

        Sizin gibi bizleri heyecanlandıran Türkiye’de bir çok isim var. İş hayatını çok iyi biliyorsunuz, bağlantılarınız çok güçlüdür diye tahmin ediyorum, sözünüz dinlenir, insanlar size saygı duyuyor, belli bir kesim de kulağını açmış sizden bir şeyler dinlemek için can atıyor. Bilgi birikiminiz, deneyiminiz bizi çok etkiliyor, peki neden bu nüfuz iş hayatında önüne geçemediğimiz iğrenç şirket ve yönetici davranışlarına baskı için kullanılmasın. Demişsiniz ya, mobbing her yerde var, personele hayatı zindan eden İK direktörleri vb. Evet, her yerde var ama birileri bir şeyler yapmalı, yargı yetersiz kalıyor, insanlar yargıya gitmeye üşeniyor çünkü kaplumbağa hızında yargılama ve karar süreci bıktırıyor insanı, bir de kanunlar tam olarak iş hayatında mağduru korumuyor. Makul ve ahlaki yollar ile şirketlerin kulağını çekmeniz münkün olmaz mı ? Bir dernek, bir organizasyon, bu tepkiyi belli edecek bir oluşum.
        Onlar açısından bir bilinç oluşturmak mümkün olmaz mı ? Sizinle birlikte adım atacak kaç gönüllü bulabileceğinizi söylememe gerek yok sanırım.

  31. MUSTAFA 26 Mart 2018 at 14:05 #

    Serdar Kuzuloğlu yorumlarımı siliyorum, sizi tebrik ediyorum gerçekten 🙂

  32. MUSTAFA 26 Mart 2018 at 14:06 #

    Serdar Bey’in eleştiriye tahammül edemeyeceğini kırk asır düşünsem tahmin etmezdim. Küfür yok, hakaret yok. Sende mi Brütüs ?

    • M. Serdar Kuzuloglu 26 Mart 2018 at 14:46 #

      Eleştiriye tahammülsüzlük nerede yaşandı çözemedim. Blogumda yazdıklarıma zaman ayırıp görüş bildirenlerle burada fikir alışverişi yapıyorum. Hiçbirini de ‘eleştiri’ kategorisinde okumuyorum. Benim için hepsi bir fikirden ibaret.

  33. Cemalettin 2 Mayıs 2018 at 14:41 #

    Işte mutsuz olan bir guruh var. Geldikleri ilk dakikadan son dakikaya kadar yonetimi ve kurum sahiplerini eleştiriyorlar. Üzüm üzüme baka baka kararır şeysinden bende artık o guruh gibi olmaya başladım. İşimi sevmeme ve yenilikçi olmama rağmen bu güruh yuzunden değil işten hayattan soğudum. Bu yazınız ile birlikte buzlarimdan arınacağıma inaniyorum. Var olun.

Bir Cevap Yazın