Adabımuaşeret dedikleri

Güncel dilimize görgü kuralları diye çevirebileceğimiz adabımuaşeret adlı kurallar silsilesi hakkında uzunca bir süredir kafa yoruyorum. Son birkaç aydır daha da ciddi bir konu haline geldi. Sebebiyse ‘halka karışmam’ 🙂 Mürebbiyelerle, dadılarla, cam fanusta büyümüş değilim ama ben otomobilli bir hayattan geliyorum özünde.

Fena fikir de değil hani?
Fena fikir de değil hani?

Mart ayında evimizi taşıdık. Büyüdüğüm semti bırakıp bir şeyler atıştırmak dışında bir işim olmadığı, kendimi içine hiç ait hissetmediğim bir yere göçtüm. Üstelik birbiriyle neredeyse her konuda tamamen tezat olanından: YeşilköyTeşvikiye

Neyse ki kısa sürede Teşvikiye’ye alıştım. Eski İstanbul mahallesi tadını Yeşilköy’den daha iyi koruyabilmiş bir ortam. Farklara gelince; yeşillik yok, park yeri yok, bitişik düzen apartmanlar, dar sokaklar, kaldırım yok, insan çok, trafik çok…

En büyük sorunsa otomobil. Ben senelerce işime, evime hep otomobille gidip geldim. Yürüyerek bir yerlere gitmek diye bir şey oluşmadı kafamda. Yeşilköy şehir merkezine nispeten uzakta sayılır (gerçi şehrin ucu bucağı kalmadı artık ya neyse). Geçmiş hayatlarında kamikaze pilotluğu yapmış Mardinli Yeşilköy-Taksim dolmuş şoförleri, 72T (Yeşilköy-Taksim), 81 (Yeşilköy-Eminönü) hat numaralı iki otobüs, Halkalı-Sirkeci banliyö treni ve Yeşilköy-Bakırköy minibüsleri dışında toplu taşıma da yoktur (seçenek çok gibi görünüyor ama aslında neredeyse hepsi aynı güzergaha gidiyor). Her evin otoparkı vardır, sokaklar da genelde park yeriyle doludur.

Teşvikiye ise saydığım ayrıntıların tam tersi!

Taşınmanın ardından otomobille bir iki gün kastıktan sonra manasız bir alışkanlıkta direttiğimi farkettim. Otomobili otoparka çektim, işime metro ve dolmuşla gidip gelmeye başladım.

Bu İstanbul için gerçek bir lüks!

Trafik derdi yok, park yeri aramak yok, sürpriz yok… Her şey tıkır tıkır çalışıyor. Önümde iki seçenek var: Eğer vaktim varsa Osmanbey metrosuna kadar yürüyüp önce Taksim’e, oradan metro değiştirip Şişhane durağına; geç kalmışsam da Teşvikiye-Taksim dolmuşuna, oradan Taksim-Şişhane metrosuna. Sonrası 5 dakikalık yürüyüş.

Kullandığım yöntem nispeten şehrin nezih yer ve araçları olsa da (iş saati Avcılar-Zincirlikuyu metrobüsünü ya da Bağcılar-Bakırköy dolmuşlarını düşünemiyorum bile) insanların daha en temel adabımuaşeret; yani görgü kurallarını bile bilmediğini görüyorum. Son cümleye biraz daha vurgu yapayım: umursamıyor değil, bilmiyorlar.

Metro görgüsü, yemek görgüsü, dolmuş görgüsü, cami görgüsü, restoran görgüsü… Hayatımızda neredeyse her şeyin bir kurallar bütünü var ama bunları öğrenebileceğimiz hiçbir kaynak yok neredeyse. Örneğin metroda nasıl inilir-binilir, operaya giderken nasıl giyinilir, yürüyen merdivende ne tarafta durulur bunları bize öğreten var mı? Yok!

Buna rağmen sürekli bir şikayet halindeyiz. Sabah işe giderken otobüste, trende, vapurdaki itiş kakıştan memnun olan var mı? Hayatımızdaki stresin büyük bir bölümü etrafımızdaki bu düzensizlikler değil mi?

Özetle temel sorun hayatımıza yeni giren şeylere yönelik bilgilerin bize verilmiyor oluşu. Bu yüzden kimseyi suçlamaya hakkımız da yok. Ama bu durum aklıma yeni bir fikri getirdi. Onu da yakında deneyeceğim.

Bakalım bunları farketmiş bir kişi olarak ‘ben’ bir şeyler değiştirebilecek miyim?