Tag Archives | metro

Şehir trafiğinden kurtulmak mümkün mü?

Bu yazıyı okuyanların ne kadarı İstanbul’u ve araç trafiğini görme fırsatına (ya da şanssızlığına) erişti bilmiyorum. Sonuçta İstanbul’da doğup, büyüyüp denizi bile görmeyen milyonlar olduğunu hatırlayınca her şey ihtimal dahilinde.

Çok seyahat etmiş biri olarak söyleyeyim; İstanbul’dan daha beter şahit olduğum tek trafik Rusya’nın başkenti Moskova’daydı. Dünyanın en gelişmiş metro sistemine sahip şehirde öyle bir araç trafiğine anlam verebilmek mümkün değil. Her biri sanat eserini andıran yer altı istasyonlardaki kalabalığı görünce hele!

Daha beteri de var elbet. Çin’de. Birazdan izleyeceğiniz şey bir kamera şakası falan değil; gündelik hayata dair bir gerçek. Ne kadar insani, yorum sizin.

Dünyanın bütün büyük şehirlerinde insan kalabalığının trafiğe yansımaları olur. Ama İstanbul gerçekten tahammül edilmesi giderek zorlaşan bir çizgiye ulaşıyor. Metrobüsler, metrolar, otobüsler, dolmuşlar, vapurlar, iş ve okul servisleri tıklım tıklım insanla dolu. Yollardaysa apayrı bir çile söz konusu.

is1

Trafikte araçlarının içine tıkılmış insanlar, saatler boyu dur-kalk ilerleyerek evlerine ya da işlerine ulaşmaya çalışıyor. Depo her zaman dolu, mesaneniz boş olmalı. Aracın içinde bisküvi, su gibi şeyler de şart. Yapılan şey günlük, rutin bir ulaşım. Çekilen eziyet tarif edilebilir cinsten değil. Hepsi bir yana bu çile ortalama İstanbullunun hayatından her gün en az 3 saat çalıyor. Yani (haftasonları evde oturuyor desek dahi) bir İstanbullu her yılın tam 1 ayını trafikte tüketiyor. Bunu kabullenmek mümkün değil. Ama az da olsa değiştirmek mümkün.

Continue Reading →

Bu yazıya 13 yorum yapıldı.

Londra hatıralarıyla bir İstanbul turu

Londra dünyada en sevdiğim şehirler arasında (merak edenler için listemin kalanı: Barcelona, New York, San Fransisco, Tokyo ve Amsterdam). Bir iki günlük de olsa ziyaret edebilmek adına her fırsatı değerlendirdiğim bir yer. Bu hafta bir basın etkinliği için 4 günü Londra’da geçirme fırsatını elbette kaçıramazdım.

Continue Reading →

Bu yazıya 13 yorum yapıldı.

Şehir planlaması denen mesele

Tumblr, Posterous gibi mikro blog servislerini seviyorum. Çok içerik aktaramasam da takip etmesi en zevkli, en süzme içeriklerle dolu bloglara buralarda rastlıyorum. İlgilenirseniz benim de Tavan Arası, Z Raporu, Alışveriş Listesi, Eski Defterler gibi birkaç mikro-blogum var.

Dünyanın en çok kaldırım yenileyen, buna rağmen hepsi birbirinden beter halde olan ülkesiyiz.

Bir süredir kaldırımların fotoğraflarla hallerini belgeleyen bir mikro-blog üstünde niyetliyim.

Belki aynı anda 2 çocuk sahibi olup elde arabalarla yolları arşınlamak zorunda kaldıktan sonra farkettiğim bir ayrıntı olabilir ama Türkiye’de ciddi bir kaldırım sorunu olduğu tartışılmaz. Hani kaldırımlar felaket de yollara mı özeniyoruz derseniz elbette facia orada da devam ediyor ama kaldırım şehir unsurları açısından çok daha fazla kullanılan ve daha fonksiyonel bir bileşen.

Ben Yeşilköy çocuğuyum. Evimiz meşhur 1878 Ayastefanos anlaşmasının imzalandığı (ve sizlerin muhtemelen Tosun Paşa, vs gibi birçok Türk filminden aşina olduğunuz) köşkün hemen arkasındaydı.

Yeşilköy İstanbul’un en kendine has semtlerinden biridir. Havaalanına yakınlığı nedeniyle 4-5 kattan yüksek binanın olmadığı, geniş sokaklar, bol ağaç ve bahçeden oluşan, köşklerle, villalarla dolu bir sahil mahallesi…

Bisiklete binmeyi, yüzmeyi, balık tutmayı, ağaç aşılamayı, tohum ekmeyi, ağaç tırmanmayı; kısacası sokağa dair hemen her şeyi ben o semtte öğrendim.

Son iki buçuk yıldır da Nişantaşı’ndayım. Gelmemek için çok direndim. Yeşilköy ile taban tabana zıt, gürültülü, kalabalık, yeşillikten uzak, bitişik nizam evler, toz, toprak… Nişantaşı’nda bana cazip gelen hiçbir şey yoktu başta. Ama şimdi başka bir yerde oturabilir miyim bilemiyorum. Şehir merkezinde yaşamak cidden ayrı bir şeymiş.

Gel gelelim kaldırımsızlık konusunda Maslak ile yarışabilecek belki ilk semt yine Nişantaşı. Daracık kaldırımların şekilsizliği bir yana biraz genişlediği yerde ya dükkanlar tarafından masa atılarak işgal edilmiş ya araya bir seyyar satıcı yerleşmiş, ya bir esnaf kuka koymuş ya da belediye kimse bir şey koymasın diye kendi saksı dikmiş…

Sim City oyunundan bir kare.

1985’te Commodore için piyasaya çıktığından beri şehir yönetim simülasyonu Sim City oynarım. Her bölümünü de oynamışımdır. Dolayısıyla (aslında) bir şehir nasıl kurulur, nasıl organize edilir, nasıl yönetilir, bütçe nasıl kullanılır, vatandaş neyden hoşlanır, vs gibi konularda Türkiye’deki birçok Vali ve Belediye Başkanı’ndan daha çok bilgim(iz) var.

Ama bizdeki uygulamalara, sıfırdan yeni kurulan yerleşim bölgelerindeki gariplikleri bile görünce insan her belediye başkanı adayına böyle simülatörlerde belirli bir baraj puanı getirilsin istiyor.

Continue Reading →

Bu yazıya 12 yorum yapıldı.

Adabımuaşeret dedikleri

Güncel dilimize görgü kuralları diye çevirebileceğimiz adabımuaşeret adlı kurallar silsilesi hakkında uzunca bir süredir kafa yoruyorum. Son birkaç aydır daha da ciddi bir konu haline geldi. Sebebiyse ‘halka karışmam’ :) Mürebbiyelerle, dadılarla, cam fanusta büyümüş değilim ama ben otomobilli bir hayattan geliyorum özünde.

Fena fikir de değil hani?

Fena fikir de değil hani?

Mart ayında evimizi taşıdık. Büyüdüğüm semti bırakıp bir şeyler atıştırmak dışında bir işim olmadığı, kendimi içine hiç ait hissetmediğim bir yere göçtüm. Üstelik birbiriyle neredeyse her konuda tamamen tezat olanından: YeşilköyTeşvikiye

Neyse ki kısa sürede Teşvikiye’ye alıştım. Eski İstanbul mahallesi tadını Yeşilköy’den daha iyi koruyabilmiş bir ortam. Farklara gelince; yeşillik yok, park yeri yok, bitişik düzen apartmanlar, dar sokaklar, kaldırım yok, insan çok, trafik çok…

Continue Reading →

Bu yazıya 7 yorum yapıldı.

İstanbul’da otomobil sahibi olmak

Birkaç yıldır otomobilin bu şehirde nimet mi külfet mi olduğuna dair ciddi sorgulamalar içindeyim. Her Pazartesi 10:00’da MYK’da genel bir ekip toplantımız var. Bu sabah 08:45’te çıktığım yolda, 19 km mesafeyi alıp ofise vardığımda saat 10:15’i gösteriyordu.

trafik

Otomobil sahibi olmanın nimetlerini herkes sıralayabilir. Ben (nedense) pek bahsedilmeyen ama sahip olan herkisin ortak paydası olan külfetlerinden bahsetmek istiyorum bu sefer de (züppelik olarak algılamayın lütfen):

  • Vergi: Alırken ödenenden bahsetmiyorum. O zaten mantık dışı. Ama sahip olma maliyetinde ödenen vergi cidden düşündürücü. Hele hele benim gibi yüksek motorlu bir araç kullanıyorsanız (2500cc) kara kara düşündürücü oluyor.
  • Trafik Muayenesi: Yaptırması da dert, parası da cabası.
  • Egzost muayenesi: (nasıl yazayım diye epey düşündüm) Bu meseleye verilen önemi ceza oranıyla açıklamak mümkün değil. Uyduruktan da bir prosedürü var, o ayrı.
  • Otopark gideri: Hiç düşünülmez ama her sene ciddi bir miktar da buna gidiyor. Örneğin ben sadece ofisin oraya park edebilmek için ayda 175 YTL para veriyorum. Evimde otopark var ama yakında taşınacağım yerdeki otopark aylığı 300 YTL’den BAŞLIYOR! Sağda solda gittiğim yerde ödediklerimi saymıyorum.
  • Yakıt gideri: Bir şey söylemeye gerek var mı?
  • Bakım, tamirat, vs: Aracınızın markasına, modeline göre değişir ama araba dediğin durduğu yerde bile illa masraf çıkarıyor.
  • Kaza: Sürprizdir, gelir ve can acıtır. Cana da gelse dert, mala da.
  • Sigorta: Zorunlusu ayrı, kaskosu ayrı. Hele birincisi adı üstünde zorunlu…
  • Cezalar: İlla ki çıkar.

Bunlar ilk etapta aklıma gelenler. Daha da vardır elbette. Ama şimdi bütün bunlara ‘yeter’ desem ve her yere taksiyle gitsem aklıma gelen avantajlar:

Continue Reading →

Bu yazıya 8 yorum yapıldı.