Öldürülen kölelerinin intikamı adına komşusunun canını alan Erik, çıkarıldığı mahkemede 3 yıl sürgün cezası alır. Viking soyundan bir denizci olması sebebiyle bu uzun dönemi denizlerde geçirmeye karar verir. Hiç hesapta yokken dünyanın en büyük adasına ayak basar. Eskimoların bir kolu olan İnuitlerin yaşadığı bu dev toprak parçası tamamına yakını karla kaplı, yaşaması neredeyse imkansız bir coğrafyadır. Fakat Erik, sürgün sonrası döndüğü memleketinde, keşfini cazip kılmak ve insanları oraya çekebilmek için adaya “yeşilliklerle bezeli diyar” anlamına gelen “Grönland” adını verir.
Ne var ki Yeşil Diyar’a ulaşan Vikingler, buzul ikliminin çetin şartlarına dayanamayarak adaya veda eder. Ada 18. yüzyılda Danimarka’nın sömürgesi olur. 1953’te de Danimarka topraklarına katılır.
“Yeşil” kod adlı bu karlar ülkesi, cevherini bugüne dek üstündeki kalın buz tabakasıyla gizlemeyi başardı. Ancak iklim kriziyle değişen koşullar, onu yakın geleceğin “gerçekten yeşil” bir diyarına dönüştürmek üzere. İronik bir ayrıntı olarak bu gelişmeden iştahı en çok kabaran isim, iklim krizinin en namlı inkarcısı ABD Başkanı Donald Trump,

Grönland da tıpkı Trump’ın iki hafta önce üstüne çullandığı Venezuela gibi hem jeopolitik açıdan hem de potansiyel doğal kaynakları ve nadir elementleri adına son derece cazip. Ve aynı Venezuela gibi “kolay” bir lokma.
Bu hamleyi fırsat bilen sektörler kendini göstermekten sakınmıyor. Veri merkezi lobileri, karla kaplı uçsuz bucaksız Grönland için taslak planlarını dillerdirmeye başladı bile.
Yeryüzünün çilesi
Klasik emperyalizmin rotasını petrol ve kıymetli madenler çizmişti. Yeni nesil emperyalizmin muhtaç olduğu kaynak ise, teknolojinin hammaddesi “nadir toprak elementleri”. Sanayi Devrimi ile filizlenen kapitalizmin merkez üssü fabrikalardı. Küresel teknoloji devlerinin sırtında yükselen tekno-feodalizmin fabrikaları ise “veri merkezleri”.
Veri merkezlerini ihtiyaca göre sayısı kimi zaman on binleri bulan ve “sunucu” (server) olarak adlandırılan bilgisayarların raflarda dizili halde çalıştığı bir “dijital çiftlik” olarak tanımlamak mümkün. Faaliyetini sürdürebilmek için muazzam miktarda kesintisiz enerjiye, işlemcilerin ürettiği ısıyı bertaraf edebilmek için kusursuz çalışan iklimlendirme (klima) sistemlerine ve bol miktarda suya ihtiyaçları var. Doğal afetlere ve olası fiziki saldırılara karşı korunma gereksinimi de cabası. (Bazı hiper ölçekli veri merkezlerinde -bir kısmı silahlı– 200’den fazla güvenlik görevlisi bulunuyor.)
Bu yapıların enerji ihtiyacının fazlalığı birçok ülkede kapanmış nükleer santrallerin yeniden faaliyete geçirilmesini gerektirdi. Aynı gerekçeyle birçok yeni nükleer enerji girişimi milyarlarca dolar yatırım topladı. Soğutma maliyetini düşürebilmek için bazı girişimler veri merkezlerini okyanus derinliklerinde, bazılarıysa kuzey ve güney yarımkürenin buzul bölgelerinde inşa ediyor. (Kuzey Avrupa ülkesi Finlandiya’da on binlerce hane, civardaki veri merkezlerinden çıkan sıcak hava ve su ile ısınıyor.)
Üstelik ne işlemci kapasitesindeki artış ne de depolama verimindeki artış bu talebi dizginleyemiyor. Uluslararası Enerji Kurumu 2030’a kadar veri merkezlerinin küresel enerji tüketiminin ikiye katlanarak 945 teravatsaat seviyesine çıkacağını öngörüyor. Danışmanlık şirketi McKinsey’e göre bu talebin karşılanması için gereken yatırım 7 trilyon dolara yakın.
Uzayın zorlu koşulları
Teknoloji devlerinin tamamı, fetih odaklı bir masa oyunu misali dünya haritasında veri merkezleri için yer kapma yarışında. Ancak sömürgeleştirme döneminin aksine bugünün hükümetleri her biri milyarlarca dolarlık doğrudan yatırım ve yüz binlerce kişilik istihdam anlamına gelen bu hamleleri kendine çekebilmek için vergi teşvikleri ve hibeler üzerinden birbiriyle yarışıyor.
Gelgelelim uçsuz bucaksız ve sahipsiz; bambaşka bir coğrafyada, tüm bu çabaları boşa düşürecek bir başka çaba, sessizce ilerliyor.
12 Nisan 1961 tarihinde Sovyet kozmonot Yuri Gagarin ile ilk adımı attığımız “uzay”, bugün sembolik de olsa turistik seyahat rotalarına girdi. Yarışın başladığı dönemde NASA’nın Uzay Mekiği projesinin uzaya yük taşıma maliyeti kilogram başına yaklaşık 54 bin dolardı. Özel uzay girişimi SpaceX’in yeniden kullanılabilir “Falcon 9” roketleri ile bu bedel 4 bin dolara kadar geriledi. Hatta Çin’in “Long March” serisi roketlerinde 3 bin 180 dolar seviyesi görüldü. SpaceX’in hedefi, 2040’ta kilogram başı maliyeti 200 dolara indirmek.
Bu gelişmeleri yakından takip eden teknoloji devlerinin yeni hayali “veri merkezlerini uzaya taşımak”. Güneş’ten sınırsız ve bedelsiz enerji toplayacak, arazi sınırı ve maliyeti olmayan, soğutma derdine düşürmeyen, bilgi akışını lazer tabanlı baz istasyonları ile gerçekleştirecek, doğal afet ve benzeri etkenlerden muaf yapılar.
Ne var ki her şey bu teorik koşulların gösterdiği kadar kolay değil.
Uzayda ısı “ışınım” (radyasyon) yoluyla atıldığı için soğutma işlemi için yeryüzündeki kadar sıvı tüketimine ihtiyaç duyulmuyor. Ancak on binlerce uydunun gezindiği alçak Dünya yörüngesinde Güneş’e maruz kalındığında dış yüzey sıcaklığı 120 derece santigrata kadar çıkabiliyor. Dünya’nın gölgesinde kalındığı anlarda ise -160 derece santigrat seviyesine düşüyor. Ve bu döngü yaklaşık her 90 dakikada bir tekrarlanıyor. Uzayda hizmet verecek veri merkezlerinin dış yüzeyinin bu hızlı değişime dayanıklı olması, iç yapının ise ısıyı belirli bir aralıkta tutabilmesi gerekiyor.
Uzay ortamında Güneş ışınları Dünya atmosferinin filtre etkisinden kurtuluyor. Böylece panellerin enerji toplama kapasitesi yüzde 40 oranında artıyor. Ancak Dünya’nın gölgesinde geçen zamanda veri merkezini işler halde tutmak için pillere ihtiyaç var. Bu da ekstra ağırlık ve ekstra dert anlamına geliyor.
Yüzlerce kilometre yükseklikte çalışacak bu yapıların bakımı ve olası arızaların onarımı gibi süreçler, hem maliyeti hem de müdahale süresi açısından herkesin en büyük kabusunu oluşturuyor. Ümit veren ve kıran tüm bu ayrıntılara rağmen şimdiden Lonestar, Starcloud ve Axiom Space başta olmak üzere 10’dan fazla girişim bu hedef üzerinde çalışıyor. Veri merkezlerinin gündelik yaşamda artan rolü ve (yeryüzündeki) kırılgan ve jeopolitik risklere açık yapısı, evrenin sonsuzluğundaki ihtimalleri her geçen gün daha da cazip hale getiriyor.
(16 Ocak 2026 tarihli Oksijen gazetesi yazım.)

Bir yanıt yazın