İçeriğe geç

Etiket: tüketim

Dünyanın bütün bekarları: TÜKETİN!

11 Kasım tarihi bazılarınız için doğumgünü anlamı taşıyabilir. Dünyanın geri kalanı içinse ‘Bekarlar Günü’. Daha doğrusu, öyle olsun isteniyor. Hiçbir kutsal kitapta bahsi geçmiyor. Hiçbir devlet bununla ilgili bir kararname, yönetmelik, tebliğ yayınlamış değil. Fakat her yıl daha yaygın bir şekilde benimsenen, yeni nesil, kul icadı kavramlardan biri.

Dünya Bekarlar Günü’nün doğum yeri Çin. Miladı, ülkenin kadim tarihine kıyasla neredeyse dün sayılacak 1993 yılı. Mucidiyse Nanjing Üniversitesi’nden bir grup öğrenci. Seçilen tarihin esprisi, bekarlığı (tek olmayı) temsil eden 1 rakamını en çok barındıran tarih olması (11/11). Her yıl biraz daha fazla üniversite tarafından benimsenen bu ‘mevzu’, bir süre sonra Çin’de ulusal çapta gündem oluşturur hale geliyor (fakat resmi bir tatil ya da gün olarak tanımlanmıyor).

Dünyanın en kalabalık nüfusunun (başka bir bakış açısıyla ‘tüketicisinin‘) ehemmiyet verdiği böylesi bir gün kapitalist dünyanın gözünden elbette ki kaçmıyor. Ve ülkenin dünyaca meşhur Alibaba Grubu (AliExpress, Taobao, Tmall, vs) tarafından gençlere satış yapma bahanesiyle bir ‘indirimli tüketim kampanyası’na dönüştürülüyor. Ve (bir ‘elbette’ daha) birkaç yıl içinde Türkiye’den Cezayir’e, Finlandiya’dan ABD’ye ‘kutlanan’ bir gün olma özelliği kazanıyor (Nanjing Üniversitesi’ndeki mucitleri bugün gelinen durum hakkında ne düşünüyor, fena halde merak ediyorum).

Anladık, beğeniyorsun. Ama ne kadar?

Next Akademi derslerimde neredeyse her hafta tekrar ettiğim bir kalıp var:

  • Günlük hayatımızda hemen her konuda çok fazla şeyle karşı karşıya kalıyoruz.
  • Bunların neredeyse hiçbirine dikkatimizi veremiyor, sonradan hatırlayamıyoruz.
  • Neyin önemli, neyin önemsiz olduğuna dair algı yeteneğimizi yitiriyoruz.
  • Bu kadar gürültü ve parazit içinde sesi duyurmak, aradan sıyrılmak ve hatırlanmak özen ve yaratıcılık istiyor.

Büyük şehirlerde yaşayan bir kişi günlük ortalama 300 reklama / duyuruya maruz kalıyor. Ve bunlardan en fazla 5 tanesini hatırlıyor. Bu makasın daha da açılacağını tahmin etmek zor değil. Yani her geçen gün daha fazla mesajla karşılaşıp çok daha azını hatırlayacağız. Peki bunun sebebi ne?

Önce beyhude çabaya bakalım.

Times Square

Eminim yukarıdaki görüntüye -en azından filmlerden- aşinasınızdır. ABD’nin New York şehrinin en meşhur meydanlarından Times Square. O kadar meşhur ki kendine has bir resmi sitesi bile var. Bir sözlükte ‘mesaj bombardımanı’ maddesi için en uygun görseli oluşturabilecek yukarıdaki fotoğrafına tıklayıp büyüttüğünüzde dahi değişmeyecek bir gerçek var: kakofoni. Ya da karmaşa, kaos, mesaj sarhoşluğu…

Bir benzeri Japonya’nın başkenti Tokyo’nun Shibuya Meydanı‘dır (Şibuya okunur). Şahsen onu Times Meydanı’ndan daha önce görmüştüm ama hala hangisi daha karmaşıktı bilemiyorum (beyin belirli bir dozdan fazlasındaki farkı algılamıyor demek ki). Shibuya’nın LED ekranlı tabelalarını bile gölgede bırakan insan faktöründen de bahsetmemek olmaz. Gece vaktini göstereyim, gündüzünü siz tahmin edin.

Bütün bu karmaşanın ortasında ilginç tezatlıklar da var. Sosyal medyanın basitliği gibi örneğin. Facebook’ta neden sadece beğen düğmesi olduğunu soranların sayısı her geçen gün artıyor (kronolojik olarak miladı Facebook’a bağlasalar dahi uygulama açısından benim de dahil olduğum küçük bir azınlık ‘beğen’ tuşunu çok daha önce bellemişti).

Neden sadece beğeniyoruz sahi? Başka bir fırsatımız olmadığı için denebilir.

evrim

İnternetten tanıdığım, arada yazıştığım ama gerçek anlamda hiç tanışmadığım bir ‘arkadaşım’ geçen ay intihar etti. Ben ‘gerçekten’ tanımadığım için hakkında bir tek harf bile bir şey yaz(a)madım. Anlamaya gayret etmedim, yorum yapma zorunluluğu da hissetmedim (olay bu tip hoyratlıklar için fazlasıyla hassas geldi bana). Ama bir dakika öncesine kadar varlığından dahi haberdar olmadıkları (ölmüş) biri hakkında yazan, konuşan hemen herkesi denk geldiğim her yerde inceledim.

Bu vakaya dair -benim adıma- en garip ayrıntılarından biri Facebook’taki vedasına gelen beğenilerdi. Bu satırları yazarken 3 bin 157 kişi o vedayı beğenmişti.

Akıllı market alışverişinin sırrı

Süpermarket tuzaklarını anlatan yazı bu blogun en çok okunan yazılarından birisi. İnternet çağında süpermarket ziyaretlerim neredeyse hayatımdan çıktı. Bu bazen günceli kaçırmaya sebep oluyorsa da dert değil. Her şeye yetişmek gibi bir derdim yok. Yakaladıklarımın yanında kaçırdıklarım gayet önemsiz kalıyor.

Ama geçenlerde sırf zevkine (metropol turizmi niyetine diyelim) yaptığım bir ziyaret benim için gerçek bir tecrübe oldu. Elbette girdiğim her koridorda o yazıda değindiğim konular aklıma geldi.

1960'lardan bir süpermarket manzarası. Bazı şeyler hiç değişmiyor.
1960’lardan bir süpermarket manzarası. Bazı şeyler hiç değişmiyor.

Küçüklüğümden beri okuduğum (ve artık internetten takip ettiğim) Reader’s Digest dergisinde geçenlerde konuyla ilgili güzel bir derlemeye denk gelince buraya da aktarıp önceki yazıyla biriken bilgileri pekiştireyim dedim.

Sizin de işinize yarayacağına eminim.

Düşük fiyatın yüksek bedeli

Babamdan bana sirayet eden en belirgin özellik belgesel izleme tutkusu olmalı. Yakın zamana kadar Afrika ormanları ile mercan kayalıkları arasına sıkışan belgeseller yeni yayıncılık anlayışı çerçevesinde beni bile şaşırtan konu zenginliğine ulaştı. Ve ne mutlu ki internetten ulaşabileceğimiz kaynaklar sayesinde bu açlığı doyurmak için epey seçeneğimiz var.

20391357_BG3

Lafı geçmişken kullandığım kaynaklar arasında eli yüzü düzgün olan birkaç tanesini paylaşayım.

  • Youtube resmi belgesel kanalı: Online video konusundaki temel küresel kaynağımız Youtube’da lisanssız / korsan yüklenmiş binlerce belgesel var. Ama sitenen resmi belgesel kanalından bunlara ulaşamıyorsunuz. Yine de birçok güncel (ve yasal) belgesele  buradan ulaşabilmeniz mümkün.
  • One Big Torrent: Belgesel ağırlıklı videolara odaklı bir bittorrent sitesi.
  • Free Documentaries: Çoğunluğu bağımsız ve ücretsiz belgesellerden oluşan bir arşiv.
  • Free Documentaries Online: Yine kategorik bir belgesel dizini.
  • Kick Ass Torrents: The Pirate Bay’den sonraki en büyük bittorrent sitesi KAT’nin belgesel kategorisi her dem taze.

Bu yazıyı yazmadan önce arka arkaya iki belgesel izledim. İkisi de insanın içini karartan türdendi. İlki uzun zaman önce Mehmet Tez‘in blogunda denk geldiğim ve bir kenara not ettiğim 2008 yapımı The Story of Anvil adlı yapımdı.

1978’de Kanada’da kurulan ve heavy metal müziğin genlerini oluşturan, bugün aklınıza gelen hemen her metal / rock müzik grubunun ilham kaynağı olan ve yıllarca konserleri, festivalleri yıkıp geçiren Anvil grubunun kefeni bir türlü yırtamama ama umudunu korumasının hikayesiydi. Zamanında müzisyenlik yaptığım ve benzer çileler çektiğim için midir nedir, izlerken bazen ağlayasım geldi.

Bu yazının konusu olmadığı için detaya girmiyorum ama bence MUTLAKA (çekin) izleyin.

Sıradan bir kapitalizm öyküsü

Esas etkilendiğimse hemen ardından izlediğim Wal-Mart: The high cost of low price adlı 2005 yapımı belgesel oldu.

Bu belgeselden çıkardığım birkaç notu kısaca da olsa paylaşmak istedim. Ama önce bizim pek aşina olmadığımız ‘Tasarruf Et, Daha İyi Yaşa’ (Save Money, Live Better) sloganıyla meşhur Walmart‘ın ne olduğuna bakalım.

Süpermarket tuzaklarına dair

Evde bir liste yaptınız, süpermarkete gittiniz, birkaç da kaçamak alışveriş yapıp eve döndünüz, öyle mi?

Siz öyle sanın… Belli ki henüz planogram sanatından bihabersiniz.

Süpermarket renkleri

1992 yılında Japonya’dayken kısa bir süre 5 kişiden oluşan bir arkadaş grubuyla aynı odayı paylaştım. Ülke dağılımı şöyleydi: ABD, Kanada, Avusturya, Papua Yeni Gine ve Türkiye. Harika zamanlar geçirdik.

Kanadalı arkadaşım süpermarket tasarımcısıydı. O yıllarda Türkiye’de süpermarket alanında Migros hakimiyeti olduğundan rekabet, tasarım gibi hinliklere ihtiyaç yoktu. Tek hatırladığım orijinallik seksenli yıllarda ara mahallelerde dolaşan Migros otobüsüydü! Yeni kuşak için garip gelebilir ama içi mini-markete dönüştürülmüş Migros logolu bir otobüs mahalleye gelir, siz aynen normal bir markete girer gibi içine dalar, alışverişi yapar, kasaya ödemeyi yapıp eve dönerdiniz. Her zaman keyifliydi…