İçeriğe geç

Etiket: teknoloji ve insan

Yeni dinimiz beta versiyonuyla hizmette

[box type=”info”]NOT: Bu yazı aslen 13 Mart 2013 tarihli Radikal gazetesinde yayımlanmış köşe yazımdır. Ancak Radikal’in sitesinde linkler yer almadığı ve metinler de kopyalanamadığı için burada ayrıca yayınlamak zorunda kaldım.[/box]

Kitaba aşina (ve aşık) son nesillerdenim. Şimdiki çocuklar eline gazete dahi almayan anne-babalarından okumaya dair öğütler, telkinler dinliyor (elbette işe yaramıyor). Sabahtan akşama kadar dizi izleyip, Facebook’ta okey çevirip Twitter’da geyik döndürmeye karşı kitapların eli acınacak kadar zayıf. Dopamin namına denklikte kokain ile çikolata kadar uzak iki seçenekten söz ediyoruz.

Yine de küçük yaşta okunanların zihne nasıl mıhlandığını iyi kötü bilir herkes. Hatıralarıma en çok yer edenlerden biri, 4-5 yaşlarında elime geçen 1959 basımı Allah Rahatlık Versin isimli hikaye kitabıdır. Kaç defa okuduğumu unuttuğum Doğan Kardeş Yayınları’ndan çıkan bu İsviçre kökenli kitap, Günther Strupp’un kendine has çizimleri ve Türkis Noyan’ın muhteşem çevirisiyle oldukça etkileyicidir. Bugünün steril ortamlı, siyaset ve ticaret odaklı hikayelerinden de epey uzaktır.

6846042543_0742f20f71_z
Günther Strupp’ün kitaptaki çizimlerinden biri (Aldatılan Dev isimli öyküye ait).

Hala hatırladığım hikayelerden biri mutsuz bir oduncuyu anlatır. Kahramanımız, ormanda bir türlü kesemediği ağaçlara söverken civardan geçen yaşlı bir kadın masalların o meşhur cümlesini döker ağzından: dile benden ne dilersen!

Oduncunun dünyası ve derdi bellidir. Elini sürdüğü her ağacın parça parça odun olmasını ister. Kadın kerametini gösterir, dilek gerçekleşir. Bu sayede bir dokunuşla ormanda gözüne kestirdiği her ağacı dilimlere ayıran ormancı akşama doğru neşeyle evin yolunu tutar. Ama ‘laneti’ devam etmektedir. Elini değdirir değdirmez kapısı, merdiveni, duvarı, masası, koltuğu; ağaçtan mamul neyi varsa bin parça olur. Sonunda evi de yerle yeksan olunca geceyi geçirmek için yine ormana sığınır. Ne var ki uyumak için sırtını verdiği ağaç da parça parça olur ve oduncu altında kalarak can verir. ‘Yerine getirilen dilek’ başlıklı bu hikayenin anafikri bugünün meşhur mottosudur: ne istediğine dikkat et, bir gün gerçek olabilir!

Allah’ın cezası var. Peki ya sopası?

Şafak Pavey Ayşe Önal‘ın kızı. Önal, yakın geçmişin en sıkı gazetecilerinden. Nokta dergisinde çarpıcı işlere imza attı, birçok gazetede köşe yazarlığı yaptı, televizyonda başarılı yapımlarda yer aldı. Kızı Şafak Pavey’in öyküsüne aşinalığım(ız) da biraz ondan.

Pavey 19 yaşındayken İsviçre’de istasyonda tren beklerken raylara düştü. O sırada istasyona gelen trenin çarpmasıyla sol kolu ve bacağını kaybetti. O dönemki haberleri hatırlıyorum. (Doğal olarak) herkesi derinden yaralamıştı. 19 yaşında bir kızın kol ve bacağını kaybetmesinin acısını hayal etmek ne kadar zor olsa da.

Pavey bu kazadan sonra çoğu kişinin tahminlerinin aksine hayata tutunmayı seçti. Ardından CHP İstanbul Milletvekili oldu. Böylece dünyanın en büyük klişeler kampı Türkiye’de aklın, mantığın, sağduyunun ve nezaketin varlığına bile tahammül edilemeyen siyaset dünyasına da girmiş oldu.

Bizdeki siyasetin çizgisi malum (kendi şehrinden üç tane milletvekili ismi bile sayamadan boş boş konuşan seçmenlerin de hali ortada gerçi).

Sapla samanın, eğriyle doğrunun birbirine bunca karıştığı bu alana bir de sosyal medya girince mesele hepten Arap saçına döndü.

sarkoo

Siyasetin sosyal medyayla ilişkisini bazen yukarıdaki gibi örneklere bakıp gülümseyerek (Egemen Bağış bu konularda bir maden), bazen de yüzümüz kızararak takip ediyoruz. Yüz kızartıcı örneklerden biri geçtiğimiz gün yaşandı. (Hemşehrim) Malatya AKP Gençlik Kolları MYK üyesi (sonradan yapılan açıklamada sadece parti üyesi olduğu belirtilen) Melik Birgin, şahsi Twitter hesabı üstünden CHP İstanbul Milletvekili Şafak Pavey’e şöyle seslendi:

İnternet çağında mahremiyet

İnternetin insanları asosyal yaptığına yönelik tartışmalar aynen ‘mankenden oyuncu olur mu?’ başlıklı emsali gibi azalarak bitti. Bin beş yüzüncü defa gördük ki bazı konular tartışılarak çözülmüyor; akışına bırakmak gerekiyor. Hatta ‘bırakmak’ bile çok iddialı bir tanım. Bu gibi kitlesel ve hızlı dönüşümlerde daha çok kendimizi ‘akışa bırakıyor’ ve şekil alıyoruz.

Ne kadar kullandığımızla doğru orantılı olarak sosyal medyanın bizi hayallerin ötesinde sosyalleştirdiği ortada. Bundan kimsenin şüphesi kalmadı. Şimdi yeni bir konumuz var: ‘mahremiyet’ (ya da TDK’nın Türkçe karşılığıyla ‘gizlilik’).

Bu yazıda kendi başıma gelen üç örnekten yola çıkacağım. Amacım mahremiyet ekseninde masum, iyi niyetli paylaşımlar ve karşılığında yine aynı masumiyet ve iyi niyetteki mesajlaşmalardan örnekler vererek bir çıkarım yapmak. Ulaşmak istediğim noktaysa hayatımızın kötü niyetli ellerde bir anda hangi noktalara gelebileceğini düşünmek.

Üstelik sadece sosyal medyayı kullanarak.

Sosyal ağların mahalle baskısı

Sosyal ağları ne kadar tutkuyla kullandığım malum. Her yeni hizmet benim için yeni bir keşif. Bu blogu takip ediyorsanız hemen her yazımın içinde sosyal ağlardaki adımlarıma da bağlantılar verdiğimi görmüşsünüzdür.

Bu tip hizmetler benim için günlük gibi. Nereye gittim, ne yedim, ne gördüm, ne ilgimi çekti, hepsinin bir kenara not edilmiş halleri. İnternet dönemi öncesinde hemen hepsi için ayrı not defterlerim vardı. Şimdi cebimdeki telefonla her ilgi alanımı not defterlerinden çok daha işlevsel araçlara kaydedebiliyorum. Hatırlamak istediğimde dönüp bakıyorum.