İçeriğe geç

Etiket: şiir

Ama insan uyumaz bazen, düşünür

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela, yani,
yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
(Yaşamaya Dair / Nazım Hikmet / 1947)

Bir şeye tutulmak en büyük korkularımdan oldu. Sigarayı bile onu terk edemeyecek kadar sevdiğimi anladığım gün bıraktım. Elimden geldiğince Ralph Waldo Emerson‘ın salık verdiği gibi yolun beni götürdüğü yerlerdense yolu olmayan ama izimi bırakabileceğim alanlara yöneldim. Bazılarına kibir gibi gelebilir ama bir meydan okuma bu aslında.

Sorgulamadım, yermedim ama bir takıma, partiye, ideolojiye, mekana, şehre, ülkeye, inanca ya da insana hayattaki diğer her şeyden çok (ve bazen kör eden bir tutkuyla) bağlananlar hep ilginç göründü gözüme.

Bir umudum sende. Anlıyor musun?

Anadolu

Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?

Utanırım,
Utanırım fıkaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak…
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?

En mühim mesele

Vakit buldukça eski yazılarıma bakıyorum. Politik görüşlerim satır aralarına fazla ‘bulaşmış’ gibi geliyor. Ben her zaman özgür iradeye inandım. İnsanların yeterince bilgiye ulaştıktan sonra önünde sonunda mutlaka mantıklı, anlamlı olana yöneleceğini düşündüm (ulaştığı bilgilerin farklı görüşleri kapsayacağını varsayarak elbette).

huzurveguvenicin

‘Lafın tamamı deliye söylenir’ şiarına tutunduğum için karşı tarafa bir düşünme, esneme payı bırakmayı da seviyorum. Çünkü aslen kim olduğumuzu o küçük hareket alanlarında gösteriyoruz. Bir hata yapanı görünce kimimizin nasihat verip kimimizin kakalak ezer gibi kafasına tekme gömmesi bu yüzden.

Eğriyi-doğruyu aşağı yukarı hepimiz bal gibi biliyoruz ama hepimizin kendi aklınca mantıklı üslubu ve bol bol ‘ama’ları var. İşte ne oluyorsa o ‘ama’lar arasında oluyor. Her kusuru, her kabahati sihirli bir tılsım gibi çözen bir ‘ama’ var.

Çocuklar bizim çocuklarımız değil

Ben hep çocuk sahibi olmayı hayal ettim. Bunu gerçekten istedim. Eğer eşime saygımın bir ispatı gerekiyorsa bu arzumu 9 sene bastırmış olmam yeterlidir sanıyorum.

İkizlerimiz Ali ve Zeynep önümüzdeki ay 2 yaşına girecekler.

Gül Deriş Bayram’ın objektifinden Ali Bey ve Zeynep Hanımın prova kareleri.

Babalığa dair 2 yıllık süreçte anlatacak çok şey birikti. Fakat aynı sürede anneliğe dair biriken gözlemleri hatırlayınca susmayı tercih ediyorum.

Babalık dünyanın en yalandan unvanı. Erkeklerin kendi kendine biçtiği içi boş bir kaftan.

Tamam; mamalarını da yaptım, sütlerini de verdim, yemeklerini de yedirdim, altlarını da değiştirdim, kakalı kıçlarını da yıkadım, onu da, bunu da yaptım ama bunların hiçbiri beni bir anne yarısı bile yapmıyor (gerçi baba olan arkadaşlarımın çoğu yukarda saydıklarımın yarısını bile yapmış değil).

Küçük adam olmak

İlkokul yıllarında yaz tatilimin bir bölümü dedemlerin şehrinde geçerdi. Onlarla olmak mı, evden uzak olmak mı yoksa farklı bir ortamda bulunmak mıydı orijinal olan bilmiyorum ama benim için çok keyifli günlerdi onlar.

Giderken bavuluma doldurduğum kitapları bir çırpıda bitirdiğimden dedemlerde ya da konuda komşuda ne bulduysam onlarla devam ederdim.

İşte o şekilde elime geçen kitaplardan biri şu an adını tam hatırlayamadığım (SAS ya da TAY serisi olabilir mi?) siyah kapaklı ‘pulp-fiction’lardan biriydi. Bir ajanın hikayesi.

Romanın bir bölümünde kahramanımız mafya liderlerinin toplantısına onlardan biriymiş gibi sızmayı başarıyordu. Romanda tasvir edilen her mafya üyesi çakı gibi vücuda sahip, bakımlı, pırıl pırıldı. Ama içlerinden bir tanesi iki günlük sakalı, paspal kıyafetleri ve dikkat çekmeyen tavra sahipti.

Esas adam da oydu.

Diğerleri saçına, başına, kılığına, kıyafetine özen göstermekten asıl işlerini ve odaklarını kaybetmişlerdi. Onlar önde olma, bizimkiyse kendini sıradanlaştırma ve işine odaklanma derdindeydi. Bu yüzden de esas yok edilmesi gereken oydu. (bu romanın ismini hatırlayabilen olursa minnetar olurum, senelerdir her fırsatta sahaflarda aranıyorum)

Deniz Baykal’ın hatırlattığı bir detay

Deniz Baykal pek tuttuğum, beğendiğim, desteklediğim bir politikacı değil. Ancak yakın tarihin en önemli siyasi figürlerinden biri olduğu tartışma götürmez. Notlarımı düzenlerken hakkında pek de bilinmediğini düşündüğüm; şahsen enteresan bulduğum bir ayrıntı karşıma çıktı. Paylaşmak istedim.

Baykal, Rudyard Kipling’in ‘If” adlı şiirini ‘hayatımda en çok etkilendiğim şiir‘ olarak tanımlar. İlginç bir ayrıntı olarak bu şiiri ‘Adam Olmak‘ başlığıyla Türkçeye -hayatının en büyük çalımlarını Deniz Baykal’dan yiyen- Bülent Ecevit kazandırmıştır (şiir çeviren Başbakan! Heyhat!).

Adam Olmak şiiri insanlığın ortak erdem ve hasretlerinin kolajı adeta. Her satırından başka bir şey sızıyor (Kipling’in zihni başlıbaşına bir mücevher).

Dizelerdeki felsefeyle Baykal’ın siyasi hayatı kimilerine tezat gelebilir. Ama bu durum şiirin harikuladeliğini asla gölgeleyemiyor.

Haydi okuyalım.

İstemem, eksik olsun!

Takıntı derecesinde tutkunu olduğum iki ses var Türkiye’de: Ergun Uçucu ve Rüştü Asyalı.

Asyalı, Keloğlan oynadığından beri belleklere öyle kazındı ama hepsinden önce müthiş bir ses, müthiş bir oyuncudur. Ergun Uçucu’ya da mutlaka aşinasınızdır (ve umarım bir tiyatro oyununda izleme şansına sahip olmuşsunuzdur). Bence dünyanın en ilginç ses rengi, melodisi ve vurgulama tarzı ondadır. Hele ki Adile Naşit öncesi Uykudan Önce çağını hatırlıyorsanız, Uçucu’yu bilmiyor olma ihtimaliniz yok gibi.

Onu kitlelerle esas buluşturan yapım muhtemelen Ertem Eğilmez’in Namuslu filmidir (hadi biraz hatırlatmış olayım).

Twitter’da bu iki isimden dem vururken aklıma Asyalı’nın sesiyle can verdiği en etkileyici eserlerden biri geldi. ‘ın meşhur Cyrano De Bergerac oyunundaki tiraddan bahsediyorum bilenlerin çoktan tahmin ettiği üzere: