Tag Archives | new york

Yeraltından notlar

Film ve romanlardan bellediğim ABD’yi ilk defa 1993 yılında gördüm (hadi Amerika diyelim, kolay olsun). Yurtdışına ilk çıkışım değildi ama pek çok ilki orada yaşadım.

Yerin altını köstebek yuvası gibi saran küflü tünellerin içinde vızır vızır çalışan metrolar gibi.

Sistemini bir türlü çözemediğim türden bir haritayı okumayı gerektiren karman-çorman bir ulaşım sistemi. Yine de garip bir şekilde herkes yolunu tereddütsüz buluyor (ve istisnasız hepsi yürümekten yemeye, konuşmaktan içmeye şaşırtıcı bir telaş içinde).

NY-Subway_Station-42nd_Street_0057

Vagonda bir polis memuru gözüme çarptı. Amerikan polisi bizimkiler gibi gariban değil. Hepsi iri-yarı, heybetli. Bizim gibi salça-ekmekle büyümemiş çok belli. Yemiş, içmiş, semirmiş. Kaslar sporla şişmiş. Pantolonu jilet gibi ütülü. Üniformasının her kopçasından musibet def edici bir şeyler sallanıyor. Göğsünde parlak, dev bir yıldız, elinde karton bardakta kahvesi, ayakta dikiliyor.

Türkiye’deki meslektaşlarının bende bıraktığı fena anıların ürpertisiyle, yengeç gibi yaklaştım. Aklımda milyon soru. İfadesini bozmadan bakıp, başıyla çok küçük ‘merhaba’ tarzı bir jest yapınca muhabbet başladı. Kaç istasyon hakkım olduğunu bilmediğimden hızlıca, dilimin döndüğünce sıraladım soruları.

Continue Reading →

Bu yazıya 17 yorum yapıldı.

Beyaz giyme toz olur, ağaç deme suç olur

Durum böyle olunca geriye doğal dünyayı yok edip, yerine yapay bir dünya koymaktan başka yapacak iş kalmıyor. Bizi hiç kimseye hesap vermek zorunda bırakmayacak, gerçeğiyle hiçbir benzerliğe sahip olmayan bir dünya istedik. Böylelikle doğal dünyaya özgü bütün görünümlere son veren devasa bir teknolojik girişim başlattık. Doğal dünyanın yerine zorla yapay bir dünya koyma girişimi uzun vadede doğal olan her şeyi yadsımamıza yol açabilir. (Jean Baudrillard / Şeytana Satılan Ruh)

Sosyal medyaya giderek daha az bakmaya başladığımı fark ettim. Gündeme kapılmak diye nitelendirdiğim bir hastalığın pençesine itiyor hepimizi. O an takip ettiğimiz kişilerin konuştuğu şeylerin dünyanın en önemli meselesi olduğuna inanıyoruz. Hatta o kadar inanıyoruz ki, başka bir konuya tahammülümüz kalmıyor. Belki en acı verici yanı da bu. Hiçbir toplantı ya da görüşmenin yer almadığı Perşembe günüm ajandamda çürük diş gibi sırıtıyordu. 1 Mayıs tatilini bu sayede hatırladım. Bizimkiler Salı günü  tatil için Ağva‘ya gitmişti. Onları ziyaret etmek için gayet uygun bir gün gibi görünüyordu (bilmeyenler için Ağva, İstanbul’a 100 km uzaklıkta, doğal ortamını ‘nispeten’ korumuş -o klasik tanımla- şirin bir tatil beldesi).

Ağva güzergahı gayet keyifli bir yola sahip. Ama takvimler 1 Mayıs’ı gösterdiğinde ‘keyfin’ beklentisi bile abes kaçıyor (sebebini merak ediyorsanız aşağıdaki bölüme göz atın. Yoksa kafayı dağıtmadan doğrudan devam edin derim).
Continue Reading →

Bu yazıya 16 yorum yapıldı.

Umumi tuvaletler ve Kırık Camlar Teorisi

Tuvalet meselesi benim için önemli. Blogumun URL yapısını değiştirdiğim için sosyal medya paylaşım sayaçları sıfırlandı ama bu konuyla ilgili yazdığım son yazının gördüğü ilgiye bakınca bu önemin sadece benle kısıtlı kalmadığı ortada.

O yazıda da değindiğim bir konuyu baştan netleştirelim: hepimiz işeyip, sıçıyoruz. Çok büyük bir sağlık sorunu yoksa bunun istisnası yok. Üstelik hiç bahsetmesek bile bu çok keyif aldığımız bir şey. Hatta çocuklukta 2-4 yaş arasına denk gelen ve ‘anal dönem‘ olarak adlandırılan aralıkta çocuklar kakalarını tutarak ya da yaparak zevk alır. Kakayı tutmak da yapmak da büyük ilgi ve övgü toplar ve Freudyen teoriye göre süperego dediğimiz üstbenlik bu evrede şekillenir. Kararsızlık, cimrilik, titizlik, inatçılık, aşırı düzen gibi uç karakter özellikleri hep bu anal dönemde yerleşir.

Anadolu kültürü olarak tuvalet kültüründe bir noktaya kadar çağın ötesinde bir çizgiyi tutturmuşuz (Topkapı Sarayı’nda ecdadlarımızın def-i hacet ettiği kuburlara bakmanızı tavsiye ederim. Süleyman sadece haremde cariye bafillemiyor, aynı zamanda sıçıyordu! BİZİM ECDADIMIZ BU DEYİL!).

Avrupa sokaktaki idrar ve dışkılara ayığı bulaşmasın diye topuklu ayakkabıyı icat ederken biz tuvalet kullanan bir toplummuşuz. Ama ne yazık ki (pek çok diğer şey gibi) ilerlemenin geri kalanını diğer medeniyetlere bırakmışız. Bizim hakim tuvalet kullanım sistematiği bugün hala Osmanlı’nın o döneminden ileriye gidebilmiş değil.

Topkapı Sarayı Sultan helası.

Topkapı Sarayı Sultan helası.

Uzunca bir süredir belirli bazı obje ve kompozisyonların fotoğraflarını çekiyorum. Bunların başında da taharet boruları, alaturka tuvaletler ve sifonları geliyor.

Continue Reading →

Bu yazıya 25 yorum yapıldı.

Londra mekanlarım

İngiltere’nin başkenti Londra, hem işim gereği en sık ziyaret ettiğim şehirlerden hem de her kişisel fırsatta Barcelona ve New York ile birlikte aklıma gelen ilk seçeneklerden.

Londra hayatınızı adamanız gereken şehirlerden. Aynen İstanbul, New York, Tokyo, Los Angeles, Paris gibi. Yaşayıp yaşayıp tüketemeyeceğiniz, sindiremeyeceğiniz türden. (Hayli keyifli, renkli, hayran bırakıcı olsa da örneğin San Fransisco, Amsterdam, Prag, Madrid ve Barcelona altından kalkabileceğiniz örneklerdendir)

Londra’ya dönersek aslında nereden başlamak gerektiğini bulmak bile mesele.

300’den fazla lisanın konuşulduğu bu şehirde İngilizce sadece bir avuç kalmış gerçek İngilizlerin anadili. Babil Kulesi’nde tanrıların gazabına uğramışların can simidinden öte bir işlevi yok. Hatta İngilizce’nin en garip hallerinin gözlenebileceği yer olarak da düşünülebilir. Mesela:

14 milyon nüfusuyla Avrupa Birliği’nin en kalabalık şehri unvanını taşıyan Londra, 40’tan fazla üniversite, 5 uluslararası havaalanı (bunlardan biri olan Heathrow gezegenin en işlek havaalanı), dünyanın en gelişmiş metro sistemlerinden biriyle sorumluluğunu yerine getirmeye çalışıyor. Her ne kadar metrosuyla ünlü olsa da şehrin 24 saat çalışan meşhur kırmızı otobüslerinin 700 hat üstünde 8 bin araçla hizmet verdiğini ve sadece haftaiçi taşıdığı insan sayısının 6 milyonu geçtiğini de unutmayalım.

Ülkenin gelirinin yüzde 20’si bu şehrin vergilerinden geliyor. Avrupa’nın en büyük şirketlerinin 100’ünün genel merkezi burada. Yine AB’nin en yüksek gelir düzeyine sahip şehri.

Kentin kendi derdi, kalabalığı yetmez gibi bir de her sene ziyarete gelen 15 milyon turistin yükünü taşıyor (Paris’ten sonra dünyada en çok ziyaret edilen şehir Londra).

Müzelerini, müzikallerini, tiyatrolarını, publarını konu olan yüzlerce kitap olduğundan detaylara girmeyeceğim. Ama biraz kendi elimin altında not olarak bulunması, daha çok da sizin görme fırsatınız olursa beğeneceğinizi düşündüğüm yerleri paylaşma adına birkaç mekan / tüyo vermek isterim.

Continue Reading →

Bu yazıya 25 yorum yapıldı.