İçeriğe geç

Kategori: Yazılım

Tercihen bedava ama illa ki faydalı yazılımlar.

Makinaya bağlı yaşamlarımız

Hayatımın iş anlamında en yoğun aylarından biri Türkiye’nin normalleşmeye ihtimal bile vermeyen gündemiyle birleşince bloga neredeyse bir ay ara verdim. Öncelikle peşinen, samimi bir özür.

Malum tek başıma çalışıyorum. Yaptığım her işi, her parçasıyla baştan sona kendim halletmek zorundayım. Bu yüzden web hizmetleri, uygulamalar gibi araçlar elim kolum durumunda. Aklıma geldikçe genelin de işine yarayacak kısımlarını paylaşmaya çalışıyorum.

Google Now kayıtlarına göre Mayıs ayında Nisan ayına oranla 2 saat daha fazla yürümüşüm. Fena sayılmaz?
Google Now kayıtlarına göre Mayıs ayında Nisan ayına oranla 2 saat daha fazla yürümüşüm. Fena sayılmaz?

Şaşırtıcı -hatta biraz dehşet verici- bir tesadüf sonucu yeteneklerine dair fikir sahibi olduğum Google Now kullandıkça epey işime yaramaya başladı. Gideceğim yerdeki hava durumu, güncel trafik yoğunluğuna bakarak gitmem gereken yere kaçta çıkmam gerektiği, takip ettiğim konularla ilgili yaşanan gelişmeler, önemli haberler gibi pek çok şeyi cep telefonumun ekranından her an takip edebiliyorum.

Yazılımlara, uygulamalara; dolayısıyla başka bir bakış açısıyla makinalara bağlı bir yaşam ilk başta ürpertici geliyor. Solunum cihazına, kalp piline, ya da tekerlekli sandalyeye bağımlı bir düzeni çağrıştırdığı için olabilir. Oysa bugünün destek üniteleri çok daha işlevsel; en önemlisi (şimdilik) ‘olmasa da yaşanabilir’ türden.

Yeni düzenin tek sorunu mahremiyet. Artık neredeyse her türlü hizmetin bedelini mahremiyetimizle ödüyoruz. Sahip olduğumuz en kıymetli varlık. Herkes onun peşinde. Karşılıklı anlaşarak kullanıldığı sürece bir sorun yok. Ama öyle olmadığı zamanlar da oluyor ne yazık ki. Geçen hafta yönettiğim Digital Age Zirvesi‘nde Piet Hein Van Dam‘ın da hatırlattığı gibi “Data is the new oil, privacy is the new green!“.

Candy Crush ekonomisi

Bir Tetris ya da Angry Birds olmuş mudur? Kesinlikle evet. Candy Crush oyununa ait rakamsal veriler bu iddiayı sonuna kadar destekliyor. 500 milyon dolar değerle halka açılmaya hazırlanan King Digital‘ın en büyük kozu şüphesiz bu sonu gelmez şeker çılgınlığı.

unnamed

Önce oyuna dair ilginç bir ayrıntıyla başlayalım.

Sadece resmi Youtube videosu 2 milyara yakın izlenen Gangnam Style‘ı unutmuş olamazsınız (Macarena, Lambada ya da You Can’t Touch This gibi nöronlarımıza kazındı). Memleketimizi de şereflendiren PSY kardeşimizin bu şöhretin ardından gelen ikinci klibi Gentelman’ı izlerken bir buçuk saniyelik Candy Crush seansını da kaçırmış olamazsınız.

Bu teşhirin oyunun üretici firmasına bedeli 1 milyon dolar oldu!

Güncel Kindle içeriği için bir çözüm (daha)

Birkaç gün önce Kindle e-kitap okuyucum için güncel içerik oluşturmaya yönelik Calibre uygulamasını kullanan bir yöntemden bahsetmiştim. Gelen bazı e-postalar işlemin zorluğundan dert yanınca alternatiflere bakayım dedim. Harika bir tanesine denk gelince paylaşamadan edemedim.

Kindle Paperwhite
Kindle Paperwhite

Google Reader kapanırken burada tanıttığım Feedly adlı bir alternatif vardı. Keşfettiğim günden beri aşkla kullanıyorum. Sanıyorum Google Reader’ın kapanmasından en çok fayda gören (ve buna tek sevinen) hizmet oldu. O günden beri kendini geliştiriyor ve kusursuz bir RSS okuyucu olarak yoluna devam ediyor.

Kindle ile günlük güncel gelişmeleri takip etmek isteyen Feedly kullanıcılarına özel çok basit, çok temiz ve ücretsiz bir hizmet var: FabReadly. Sitesine girip ‘Sign with Feedly’ düğmesine bastığınız anda Feedly’de tanımlı RSS listeniz geliyor. Kindle’a günlük aktarılmasını istediklerinizi işaretliyorsunuz ve sistem tıkır tıkır işliyor. Bu kadar!

Calibre ile Kindle içeriği oluşturmak

İşim gereği sürekli bir şeyler okumak zorundayım. İşimin bir diğer parçası da sosyal ağları takip etmek. Fakat bu iki hevesin birleşimi nadiren olumlu sonuçlar doğuruyor. Bilgisayar ya da tablet ekranının karşısında kesintisiz olarak bir şey yapmak neredeyse imkansız. Twitter’dan çığ gibi boşalan içeriğe direnmek imkansız gibi. Bir şeyi okumaya başlarken binbir başka şeye dalıp esas konudan uzaklaşmak işten değil.

Bu derdin çaresini e-kitap okuyucum Kindle‘a yoğunlaşmakta buldum.

Kindle-Paperwhite

En önemli özelliği sadece tek bir işe yarıyor olması: okumak! Bu günlerde tek bir iş yapabilen bir şey bulmak cidden nimet. Cep telefounnda dahi WhatsApp, Twitter, Facebook gibi bildirimler bile yeterince bölücü. Kindle’da bunların hiçbiri yok. Hatta -ne mutlu ki- müzik bile dinleyemiyorsunuz.

Kindle’ı daha da anlamlı getirmek için Calibre adlı bir uygulamadan faydalanıyorum (bir e-kitap okuycunuz varsa eminim bu uygulamadan da haberdarsınızdır). Calibre ücretsiz ve mucizevi özellikler barındırıyor. Arayüzü gerçekten kötü ama zamanla ona da alışıyorsunuz.

Normalde yaptığı şey e-kitap formatlarını birbirine çevirmek. Böylece örneğin PDF gibi kötü bir e-kitap formatını mobi, azw, epub gibi daha esnek formlara dönüştürebiliyorsunuz (font değiştirme, karakter boyutlarını büyütüp küçültme gibi hayati özellikler PDF’te mümkün değil).

Calibre’nin bir diğer özelliği ise internetteki (RSS / XML uyumlu) haber kaynaklarından içerik derlemek. Bunu otomasyona bağlamak ve belirli bir formatta oluşturmak mümkün. Kindle’ın (Amazon üstünden çalışan) e-posta hizmetiyle birleşince her gün (ya da belirlediğiniz bir periyodda) dilediğiniz içeriği otomatik olarak e-kitap okuyucunuza aktarmak mümkün.

[box type=”note”]BİLGİ: Bu konuda birkaç gün sonra FabReadly adlı farklı bir hizmet daha bularak yazdım. Onu da ayrıca incelemenizi tavsiye ederim.[/box]

Angry Birds ekonomisi

Rovio 2003 yılında Finlandiya’da kurulan bir yazılım şirketi. Uzmanlık alanı oyunlar. Onu kendi sınırları dışına taşıyıp bütün dünyaya tanıtan ürünüyse Angry Birds adlı oyun. Ülke, yaş, cinsiyet, yetenek ve ilgiden bağımsız yerkürenin her alanında kendine milyonlarca tutkun yaratmayı başardı. 1980’ler Tetris çağıysa 2000’ler kesinlikle Angry Birds (ve biraz da Candy Crush) çağı olarak kayıtlara geçti.

Helsinki Üniversitesi’nden 3 arkadaşın kurduğu Rovio’yu oyun dünyasıyla tanıştıran şey Finlandiya’nın en büyük oyun etkinliği Assembly etkinliklerinden biri oldu. Amiga oyun grupları tarafından organize edilen ve 1992’den bu yana düzenlenen bu etkinlik aynı zamanda bu konudaki dünyanın en büyük organizasyonlarından biri.

Assembly

2003 yılında katıldıkları bu etkinlikte yarıştırdıkları King of the Cabbage World adlı oyunla kazandıkları başarı onları oyun dünyasına sokar. 2005 yılında aldıkları bir melek yatırım ile Relude ismiyle kurdukları şirketlerini Rovio ismiyle değiştirerek yollarına devam ederler.

İlgimi çeken 5 web hizmeti

Blogda genellikle teknoloji konularına girmemeye çalışıyorum. Gazetedeki köşemde bunu zaten yapıyorum; burada kişisel ilgi alanıma giren konulara ağırlık vermeyi tercih ederim. Daha doğrusu dengeyi bir türlü tutturamadım. En iyisi akışına bırakmak.

Sevmediğim konuların başında son yılların ‘tıklama garantili’ numaralı başlıkları. 5 dakikada baklava göbeği, 10 günde garantili zayıflama, 7 adımda sigarayı bırakın gibi hiçbir halta yaramayan ama yine de bir umutla okutan yazılar (Henüz geri sayım taktiğine uyanmadı Türk interneti. Yakındır o da).

Bu yazı da öyle bir şey mi bilmiyorum ama karar sizin. Buyrun bu hafta keşfettiğim birkaç ilginç, orijinal, ücretsiz -ama en önemlisi basit– web hizmeti. Ne yazık ki hepsi İngilizce. Ama Türkçe sürümlerini yapmak için bir engeliniz yok. Eminim hepsinin Türkçesi ilgi çekerdi (girişimciler lafım size).

Spreeder

Eskiden okumaya meraklı olmak ve olmamak diye bir ayrım vardı. İkinci gruba dahil olanlar için okumak (ve yazmak) hayatta bir yer tutmazdı. Ama internet sayesinde hepimiz tarihte olmadığı kadar çok okuyup ve yazmak zorunda kaldık. Telefon, radyo ve televizyon gibi medyaların hayatımızdan çıkardığı okuma ve yazma internet medyasıyla ana ekseni oluşturdu. Email, sosyal medya, e-dergiler, e-kitaplar derken şaka-maka bayağı okuyup yazıyoruz. Benim gibi kitaba da tutkunsanız hayatınızın sorunu bellidir: zaman!

Spreeder sitesinin hedefi anlayarak daha hızlı okuyabilmenizi sağlamak. Dilerseniz kendi yazılımını indirerek bilgisayarınızda da çalışabiliyorsunuz (80 dolar). Bence uygulamayı satın almaya gerek yok. Yapılan şey o kadar basit ki bazen işe ne kadar yarayacağından şüphe edebiliyorsunuz. Ama okuma-yazmayı çok küçük yaşta öğrenmiş, ilkokulda hızlı okumada birinciliği kimselere kaptırmamış beni bile epey hızlandırdı diyebilirim.

spreeder

İşin özünde yaptığınız bir metni ekrana gelen kelimeler eşliğinde takip etmek. Hızlanıp yavaşlamak her zaman elinizde. Hızlı okumaya dair başka yöntemler de var elbet. Site İngilizce ama okuyabileceğiniz metinler her dilde olabilir. Bunun için okuma sayfasına istediğiniz metni yapıştırabilir ya da yukarıdaki menüde göreceğiniz bookmarklet hizmetini kullanabilirsiniz.

Şahsen çok uğraşmama rağmen tek beceremediğim satır satır; paragraf paragraf okumak. Tekniğini çok araştırdım, uyguladım ama başaramadım. Her şeyden çok işime yarardı oysa.

Google ile hayatın ürpertici tarafı

Bir iş seyahati sebebiyle bu haftamın 2 günü İzmir’de geçti. 1 gecelik konaklama için bana yardımcı olan kişi Wyndham Özdilek adlı bir oteli tercih etmiş. Sitesinden güzel bir otele benziyordu ama haritada şehre biraz uzak görünüyordu. İzmir’i pek bilmediğimden işi sürprize bırakmak istemedim. Bir günlük de olsa odada epey çalışmam gerekeceğinden (ki öyle de oldu) rezervasyonumu yerini ve odalarını daha önce tecrübe ettiğim Swissotel‘e kaydırdım.

Merkezi konumu sayesinde bir akşam kaçamağı yapıp tesadüfen orada bulunan eski bir dostumla, otele yürüme mesafesindeki Balıkçı Hasan‘da muhabbet fırsatı yakaladım. Her şey leziz, fiyatlar makul, ortam ve hizmet gayet iyiydi. Ziyaret ederseniz, aklınızda olsun. (Hepsi bir yana, girip çıkarken bir Botero eseriyle karşılaşma fırsatı bile Swissotel’i tercih etmem için yeterliydi).

Konumuza dönelim.

Elimin altında bir sürü akıllı telefon var. Sürekli de yenisi geliyor denemem için. Bu karmaşadaki tek kurtarıcım Google. E-posta, takvim, belge, sunum, telefon rehberi, fotoğraf albümü, şarkılar, videolar, yapılacaklar listesi, bookmarklar, uygulama ayarları, şifreler ve benzeri neyim varsa Google Apps hizmetlerinde. Kullanıcı adı / şifremi girer girmez elimdeki her cihaz her şeyiyle benim oluyor. Alışma derdi, sıkıntısı kalmıyor.

Bu aralar telefon olarak LG G2 kullanıyorum (her açıdan şu ana kadar kullandığım en iyi telefon diyebilirim. Hiç şarj etmeden yatana kadar idare etmesi bile benim için yeterli. malum dertler) iPhone dahil her cihazımda olduğu gibi onda da ilk yüklediğim şey Google Now oldu. Bu hizmet hiç ummadığım anlarda ve yerlerde hiç ummadığım şekillerde sunduğu desteklerle hayatımı kolaylaştırıyor.

Bu yüzden LG G2’nin ana ekranımda da en büyük yeri ona ayırdım.

Fakat bu İzmir seyahatinde Google Now’ın umulmadık desteğinin EN umulmadık örneğine şahit oldum.

Şehir trafiğinden kurtulmak mümkün mü?

Bu yazıyı okuyanların ne kadarı İstanbul’u ve araç trafiğini görme fırsatına (ya da şanssızlığına) erişti bilmiyorum. Sonuçta İstanbul’da doğup, büyüyüp denizi bile görmeyen milyonlar olduğunu hatırlayınca her şey ihtimal dahilinde.

Çok seyahat etmiş biri olarak söyleyeyim; İstanbul’dan daha beter şahit olduğum tek trafik Rusya’nın başkenti Moskova’daydı. Dünyanın en gelişmiş metro sistemine sahip şehirde öyle bir araç trafiğine anlam verebilmek mümkün değil. Her biri sanat eserini andıran yer altı istasyonlardaki kalabalığı görünce hele!

Daha beteri de var elbet. Çin’de. Birazdan izleyeceğiniz şey bir kamera şakası falan değil; gündelik hayata dair bir gerçek. Ne kadar insani, yorum sizin.

Dünyanın bütün büyük şehirlerinde insan kalabalığının trafiğe yansımaları olur. Ama İstanbul gerçekten tahammül edilmesi giderek zorlaşan bir çizgiye ulaşıyor. Metrobüsler, metrolar, otobüsler, dolmuşlar, vapurlar, iş ve okul servisleri tıklım tıklım insanla dolu. Yollardaysa apayrı bir çile söz konusu.

is1

Trafikte araçlarının içine tıkılmış insanlar, saatler boyu dur-kalk ilerleyerek evlerine ya da işlerine ulaşmaya çalışıyor. Depo her zaman dolu, mesaneniz boş olmalı. Aracın içinde bisküvi, su gibi şeyler de şart. Yapılan şey günlük, rutin bir ulaşım. Çekilen eziyet tarif edilebilir cinsten değil. Hepsi bir yana bu çile ortalama İstanbullunun hayatından her gün en az 3 saat çalıyor. Yani (haftasonları evde oturuyor desek dahi) bir İstanbullu her yılın tam 1 ayını trafikte tüketiyor. Bunu kabullenmek mümkün değil. Ama az da olsa değiştirmek mümkün.

Bu melodiyi bir yerlerden hatırladınız mı?

Dünyanın en popüler tınılarından biriyle başlayalım yazıya. Zira yazımız türevleriyle ilgili olacak.

Eski modellerinde Grande Valse olarak geçen bu melodi, Nokia’nın alametifarikalarından. 19. yüzyılın meşhur İspanyol gitaristlerinden Francisco Tarrega’nın 78 bestesinden biri. Orijinal ismi Gran Vals. Okumaya devam ederken arkadan çalsın biraz. Tamamını dinleme fırsatına çok az insanın eriştiği muhteşem bir beste çünkü.

Podcast nedir, yapmak için ne gerekir?

Radyoyu oldum olası sevdim. Hala çalışma masamdan banyoma kadar her yerde radyom var. Yatarken de Tunein hesabımla internetten dinlemeye devam ediyorum. Radyodan müzik dinlemeyi oldum olası sevmedim. Benim meseles talk radio. Bu alanın alimleriyse ABD (NPR yayınları) ve İngiltere (BBC). Bağımsız örnekler de az değil.

Bıraktığı ilk izlenimin aksine talk radio birinin sürekli konuştuğu tarzı tanımlamıyor. Talk radio aslen bir moderatör sunucu eşliğinde isteyen herkesin bağlanıp fikrini söylediği (hani şu NTV Radyo’daki Halkın Sesi tarzı) yayınlara verilen isim. Birçok ülkede gün boyu bu şekilde yayın yapan radyolar var. Keşke bizde de olsaydı. Ama (konuşmaya bu kadar meraklı bir millet olmamıza rağmen) Türkiye’de nedense böyle bir radyo kurulamadı.

Sohbet ağırlıklı radyolarda ilkokul çağlarımdan beri dinlemeyi bırakamadığım radyoysa beraber büyüdüğüm TRT Radyo 1. Ne var ki son dönemde neredeyse tamamen dini programlarla doldu ve heyecanını kaybetti. Yine de özellikle gündüz kuşağında gayet keyifli yapımlar devam ediyor. Kaçırdıkça podcast aralığıyla takip ediyorum.

Nedir bu podcast?

Podcast, isminin ortaya çıkışını dahi takip ettiğim bir mesele. iPod’un salgın gibi yayıldığı, pıtrak gibi taklitlerinin çıktığı, cep telefonlarınn henüz müzik dinleme konusunda çok iddialı olmadığı yıllarda iPod ve Broadcast (yayın) terimlerinin harmanından doğdu. MTV’nin en popüler VJ’lerinden Adam Curry‘nin fikrini Dave Winer‘ın RSS ortamına uyarlamasıyla o zamana kadar var olmayan, ilginç bir şekilde kimsenin aklına gelmemiş bir şey ortaya çıkmıştı.

Bu sayede aynen RSS ile bir sitenin içeriğine abone olur gibi (örneğin bu site) ses dosyası içeren RSS’lere abone olarak yayınlar takip edilebilecek, yeni bölümler eklendiğinde yine özel podcast uygulamalarıyla otomatik olarak indirilecek (download) ve istendiği an bilgisayar ya da herhangi bir cihazdan dinlenebilecekti.