Jules Verne, 1865 yılında Türkçeye “Ay’a Seyahat” olarak çevrilen “De la Terre à la Lune” adlı romanını yayımlar. Eser, ABD’de bir grup vizyonerin, dev bir top ile fırlatılan kapsül içinde Ay’a ulaşmasını konu alır. Bu fanteziden aldığı ilhamla Georges Méliès, 1902’de “Le Voyage dans la Lune” adlı tarihin ilk bilim-kurgu filmini çeker.
Jules Verne, kitabıyla sadece Méliès’e ilham kaynağı olmakla kalmaz. Romanda Ay’a yolculuk için kullanılan kapsül ile su ve oksijen gibi kaynakların hesapları, ABD uzay kurumu NASA’nın da yol haritasını oluşturur. Verne, eserinde uzay kaşiflerini Ay’a doğrudan indirmez; etrafında dolaştırır. Bu tercih, sonrasındaki tüm insanlı ve insansız seferlerin ortak yörünge mekaniği olur. Romandaki ekibin fırlatma için seçtiği konum da benzer şekilde 1962’de faaliyete geçen ve tüm insanlı uzay uçuşlarının başlangıç noktasına dönüşen “Kennedy Uzay Merkezi” olur.
Tesise adını veren dönemin ABD Başkanı John F. Kennedy, ezeli rakibi Rusların 1961’de “Vostok 1” adlı kapsülle ilk insanlı uzay yolculuğunu yapması sonucu psikolojik üstünlüğü kaybetmiştir. Çıtayı yükseltmek için belirlenen hedef kimseyi şaşırtmaz: Ay’a ulaşmak! 1962 yılında Rice Üniversitesi’ndeki meşhur konuşmasında Kennedy, “insanlığın en tehlikeli ve en büyük macerası” olarak tanımladığı görevi şöyle özetler:
“Ay’a gitmeyi tercih ettik. Kolay olduğu için değil; zor olduğu için.”
Bereketli topraklar peşinde
Kennedy 1963 yılında uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetse de NASA 1968’de “Apollo 8” görevi kapsamında Ay yörüngesine ilk insanlı yolculuğu gerçekleştirmeyi başarır. Nihai hedef ise 1969 yılındaki “Apollo 11” göreviyle tamamlanır. Neil Armstrong, Ay’a ayak basan ilk insan unvanı kazanır.
2026 itibariyle Avrupa Uzay Ajansı’nın yanısıra Sovyetler Birliği, Japonya, İsrail, Çin ve Hindistan’a ait 110’dan fazla görev Ay’a ulaşmayı başardı. Bunu insanlı (astronotlu) olarak gerçekleştiren 9 görevin tamamı ABD’ye ait.
Bu pahalı yarışın kurallarında olmasa bile hedeflerinde belirgin bir değişim var. 1960’larda uzaya açılmak daha çok bir bilimsel meydan okumaydı. Bugünse hepsi stratejik; hatta kimilerine göre askeri motivasyona sahip. Çalışmaların bir kısmı yeni yaşam merkezleri kurma, bir kısmı ise doğal kaynakları çıkarma derdinde. Bazıları bu doğal uydumuzu derin uzay gözlemleri için kullanmak, bazılarıysa Mars ve ötesindeki gezegenlere ulaşmak için bir “ara istasyon” haline getirmeyi hedefliyor.
“Regolit” olarak anılan Ay toprağı, bileşiğindeki silisyum, demir, alüminyum ve oksijen ile yüzeyde inşa edilmesi planlanan yapılar için en kritik hammadde. Topraktaki oranı yüzde 40’a ulaşan oksijenin ayrıştırılması bile tek başına “hayati” bir belirleyici. Benzer şekilde güney kutbunun Güneş görmeyen kraterlerindeki buzullar da oksijen, içme suyu ve hidrojen bazlı roket yakıtı üretimi adına kıymetli. Dünyada çok nadir olmasına rağmen Ay yüzeyinde bol miktarda bulunan Helyum-3 izotopu ise enerji üretecek nükleer füzyon tesisleri için en ideal yakıt kaynağı.
Rekabetin yeni yüzü
NASA’nın 2017 yılında başlattığı 93 milyar dolar bütçeli “Artemis Programı”, kendine has fırlatma ve iniş sisteminin yanısıra “Orion” adlı yeni bir taşıma kapsülüne ve “CLPS” kodlu ticari yük taşıma modülüne sahip. 5 adımlı projenin 2022’de tamamlanan ilk etabında, fırlatma sistemiyle taşıma kapsülünün uyumu test edilmişti. Geçtiğimiz hafta başlayan ikinci etabı ise dört kişilik mürettebatıyla, 1972’den bugüne Ay yörüngesindeki ilk insanlı uçuş olarak kayda geçti.
2028’de gerçekleşmesi beklenen üçüncü fazda Ay’ın güney kutbuna ilk insanlı iniş hedefleniyor. Bu yolculuk aynı zamanda ilk kadın ve ilk siyahi astronotu da Ay’a taşıyacak. Projenin son fazını oluşturan 2029 ve 2030 yıllarındaki dördüncü ve beşinci etapta ise “Lunar Gateway” adlı ilk yerleşim modüllerinin kurulumu gerçekleştirilecek.
Elbette ABD bu yarışı yalnız koşmuyor. Soğuk Savaş yıllarındaki Sovyetler Birliği’nin yerini alan Çin de benzer şekilde 2028 – 2030 arasında insanlı iniş gerçekleştirmek için çalışıyor. Rusya ile birlikte çalıştığı “Uluslararası Ay Araştırma İstasyonu” projesi de 2030’ları hedefliyor. Hindistan da benzer bir çabaya sahip.
Süper güçlerin uzaya taşan rekabetinde gölgede kalan ayrıntı, işin hukuki boyutu. Zira Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan ve 1967’de imzalanan “Dış Uzay Antlaşması” uzayı her ülkenin serbestçe keşfedebileceği, insanlığın ortak mirası olarak tanımlıyor. Dolayısıyla hiçbir devlet Ay ve diğer gök cisimleri üzerinde egemenlik iddia etme hakkına sahip değil. Uzayın sadece barışçıl amaçlarla kullanılmasını şart koşan bu antlaşma, her tür askeri silah ve tesisi de net bir şekilde yasaklıyor. Ancak devletlerin ve özel girişimlerin bu uğurda akıttığı yüz milyarlarca doların bu heveslerden tamamen uzak olma ihtimali, kulağa pek olası gelmiyor.
2020 yılında NASA öncülüğünde hazırlanan ve 30’dan fazla ülkenin imzaladığı “Artemis Antlaşmaları” bilimsel keşifler, kaynak kullanımı ve yapılaşma için getirdiği düzenlemelerin yanısıra bir “güvenli bölge” tanımı da içeriyordu. Çin ve Rusya henüz buna imza atmış değil. Bu ayrıntı bile yakın gelecek adına tek başına düşündürücü bir ipucu.
Kendi gezegeninde hiç durmadan sürdürdüğü savaşlarda bilimin desteğiyle, hiçbir kural tanımadan milyonlarca sivil öldüren insanlığın, uzayın sonsuzluğunda barışı bulacağına yönelik hayaller belki de bu yüzden bana şimdilik fazlasıyla iyimser geliyor.
(10 Nisan 2026 tarihli Oksijen gazetesi yazım.)

Bir yanıt yazın