“Yastık altındaki altınları bozdurmak” ya da “gerekirse bilezikleri satmak” türünden kalıpların kaç dilde karşılığı var bilemiyorum. Fakat öznesindeki “altın”, bugünlerde dünya gündeminin en büyük ortak paydası.
Siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın kadim sığınağı altın, esasen milyarlarca yıl önceki yıldız patlamalarının dünya yüzeyine ulaşan serpintilerinden ibaret. Dünya Altın Konseyi verilerine göre bugüne dek 216 bin tonunu toprak üstüne çıkarmayı başardık.
Geçtiğimiz Mayıs ayında Almanya / Göttingen Üniversitesi, yerin altında dünya yüzeyini 45 santimetre kalınlığında kaplayacak kadar altın bulunduğunu keşfetti. Binlerce katrilyon dolarlık bu rezervin tek sorunu, 3 bin kilometre derine çökmüş olması. Akademik ekibin bulguları, jeolojik döngülerle hepsinin birkaç milyon yıl içinde yüzeye çıkacağını öngörüyor. Anlayacağınız bir süre daha, tamamı birkaç olimpik yüzme havuzunu ancak dolduracak miktardaki mevcutla yetinmek zorundayız.
Birey, kurum ve devletlerin sahip olduğu altınların üçte ikisi 1950’den sonra çıkarılmış.
Gayet ilginç, ancak kesinlikle tesadüf değil.
1944 yılında toplam rezervin yüzde 70’ine sahip ABD’nin öncülüğünde, aralarında Türkiye’nin de yer aldığı 45 ülkenin katılımıyla “Bretton Woods Anlaşması” imzalandı. Bu kapsamda 1 ons (yaklaşık 28,35 gram) altın 35 dolara sabitlendi. ABD dolarının rezerv (evrensel) para birimi olarak kabul görmesi sebebiyle, tüm para birimleri dolaylı olarak altına endeksli hale geldi.
Ne var ki 27 sene sonra dönemin ABD Başkanı Richard Nixon, Vietnam savaşının ağır bedelini gerekçe göstererek doların altın ile ilişkisini sona erdirdi. Yani uluslararası para birimine dönüşmüş ABD doları, artık karşılıksız ve sınırsız biçimde basılabilecekti. Aynen de öyle oldu.
Çok acı bir bedelle.
Kararın alındığı 1971’den bu yana dolar yüzde 80 değer kaybetti. İpleri çözülen altının fiyatı ise aynı tarihten bugüne yüzde 9 bin 327 oranında artarak, ons başına 4 bin doları geride bıraktı. Neredeyse her on yılda bir yaşanan ekonomik şokların da katkısıyla altın, “güvenli liman” arayışının evrensel karşılığına dönüştü.
Altın madenciliğinin 1950 sonrasındaki yükselişinin gerekçesi de işte bu hücum.
Kripto altın arayışı
Bu baş döndürücü yükselişe rağmen şu ana dek çıkarılmış altınların toplam değeri 35 trilyon dolara ancak ulaşıyor. Çıkarılabilir seviyedekilerin değerinin ise yaklaşık 3,5 trilyon dolar olduğu tahmin ediliyor. ABD Merkez Bankası’nın Temmuz 2025 tarihli en güncel verisine göre, ABD’nin toplam para arzı 22,2 trilyon dolar seviyesinde. Dolayısıyla makbul bir kıymet saklama aracı olmasına rağmen, dünya ölçeğinde düşündüğümüzde altının mevcut talebe yetişebilmesi mümkün değil.
Danışmanlık şirketi Boston Consulting Group raporuna göre küresel servet 305 trilyon dolara ulaştı. Ve bu birikim, para birimlerinin hızla eridiği, devlet borçlanma tahvillerine güvenin sarsıldığı, bilançolarıyla orantısız seviyede şiştiği söylenen bir avuç teknoloji şirketinin borsaları sırtında taşıdığı bu dönemde güvenilir yeni liman arayışında.
Kimileri bu boşluğu “kripto paraların altını” olarak anılan Bitcoin’in (BTC) dolduracağını öne sürüyor(du). Ulusal paraların aksine (yazılımı gereği) sayısı en fazla 21 milyon adet ile sınırlı kalacak BTC’den şu ana dek 19,7 milyon adet üretildi. Her yeni üretimle biraz daha zorlaşan algoritması sebebiyle 21 milyonuncu BTC’ye ancak 2140 senesinde ulaşılacağı düşünülüyor.
Ne var ki küresel finans sistemine anonim bir başkaldırı olarak doğan BTC, bugün tamamen devletlerin kontrol ve düzenlemelerine tabi. Çin gibi bazı büyük pazarlarda tamamen yasaklı. Hareketleri neredeyse klasik piyasalara endeksli. Dahası, geçtiğimiz sene BlackRock ve Fidelity gibi devlerin türev piyasalardaki fonlarıyla temsil etmeye başlanmasıyla alabildiğine sıradan (ve öngörülemez) bir yatırım aracına dönüştü.
Taze bir örnek olarak; ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin’in nadir toprak elementlerine yönelik kısıtlama getirmesinin ardından gündeme gelen yüzde 100 ek gümrük vergisi tehdidi, BTC’yi bir anda 104 bin dolar seviyesine geriletti. Oysa yalnızca bir hafta önce 126 bin doları aşarak tarihi rekorunu kırmıştı. Birkaç günde yüzde 17’ye varan değer kaybı, çok az sayıda yatırımcının kaldırabileceği türden. Hele ki altın yükselişini istikrarlı biçimde sürdürürken.
Stabil para kaosu
Kripto paralardaki bir diğer arayış “stabil” olarak anılan ve dolar, euro gibi itibari (fiat) para birimlerine endeksli olanlarda. Örneğin bu piyasanın yüzde 80’ini oluşturan “Tether” (USDT), 1 ABD dolarına denk. Daha küçük paya sahip olmakla birlikte USDC, BUSD, TUSD ve PYUSD gibi emsalleri de öyle. Benzer şekilde “Euro Coin” (EUROC) de 1 euroya eşit (Piyasada işlem gören teminatlı, teminatsız ve emtia destekli birçok farklı seçenek de var).
Yatırım bankası JPMorgan’ın analistleri bu hafta yayımladıkları raporda, şimdiden 310 milyar dolar hacme ulaşan bu stabil kripto paralara yönelik ilginin 1,7 trilyon dolarlık büyüme potansiyeli olduğunu ve bu sayede artacak taleple, doların kaybettiği değeri telafi edebileceğini öne sürüyor.
Finans kuruluşları da seyirci kalmıyor. Aralarında Bank of America, Deutsche Bank, Goldman Sachs ve UBS’nin de bulunduğu on büyük banka, şimdiden blokzincir tabanlı yeni bir ortak stabil para üstünde çalışıyor. ING ve UniCredit gibi dokuz Avrupalı bankadan oluşan ayrı bir konsorsiyum ise, Euro’ya endeksli bir stabil para çıkarmak üzere yeni bir şirket kuracağını açıkladı.
Diğer koldan Türkiye’nin de arasında bulunduğu bir dizi ülke, kendi ulusal para birimini dijitalleştirme yolunda ilerliyor. Üye ülkelerin maliye bakanları ile bu doğrultuda çalışan Avrupa Birliği Merkez Bankası, geçtiğimiz hafta bir simülasyon raporu yayımladı. Buna göre euro bölgesinde yaşanacak bir ekonomik panik durumunda vatandaşlar, 700 milyar euro tutarındaki mevduatlarını dijital euro cüzdanlarına taşıyarak kaosu büyütme; hatta bazı bankaları batırma potansiyeline sahip.
Tüm bu çabaların cazip potansiyeller barındırdığı kesin. Ancak kıymetini binlerce yıldır koruyan altın gibi madenler ile rekabetin kolay olmayacağı da ortada.
Teknolojik rekabette “kamulaştırma” dönemi

Birkaç yıl içinde trilyonlarca dolarlık pazar oluşturan yapay zeka sektörü, yeni dünyanın rekabet sahasını tanımlayan en önemli unsurlardan biri. Bu alandaki en stratejik bileşenlerden biri de yüksek teknolojiye sahip çipler.
Başta Nvidia olmak üzere hemen her oyuncunun çip üretimini Tayvan merkezli TSMC fabrikası gerçekleştiriyor. Perde arkasındaki kilit ülke ise Hollanda. Zira TSMC’nin çip üretiminde kullandığı cihazları dünyada üretebilen tek şirket, bu ülkede hizmet veren ASML (Öyküsünü, 16 Şubat 2024 tarihli yazımda aktarmıştım).
Yine Hollanda’da bulunan yarıiletken fabrikası Nexperia, 2019’da Çin’in en büyük çip üreticilerinden Wingtech Technology tarafından satın alınmıştı. Geçtiğimiz Pazar akşamı Hollanda Ekonomi Bakanlığı, ülkenin “Mal Mevcudiyeti Yasası” kapsamında Nexperia’ya el konulduğunu ve Yönetim Kurulu Başkanı Zhang Xuezheng’in azledildiğini açıkladı. Bu yasa, hükümete acil durumlara hazırlık amacıyla, kritik ürünlerin erişilebilirliğini sağlamak için özel şirketlere müdahale yetkisi tanıyor.
Kararın Çin’in geçtiğimiz hafta nadir toprak elementleri ve mıknatıs ihracatına yeni kısıtlamalar getirmesinin hemen ardından gelmesi dikkat çekiciydi. Bakanlık, müdahelenin gerekçesini Nexperia’nın mevcut yapısının Avrupa’nın kritik teknolojik bilgi ve kabiliyetlerin sürekliliğini tehdit etmesi ve ekonomik güvenlik riski oluşturması şeklinde özetledi. Hissesinin işlem gördüğü Shanghai Borsası’nda yüzde 10 değer kaybeden Wingtech Technology ise yaptığı açıklamada kanunlara uygun çalıştıklarını ve kararın “jeopolitik önyargılardan” kaynaklandığını belirtti.
Bu hamlenin ardından Çin’in Avrupa genelindeki diğer yatırımları da sorgulanır hale geldi. Nexperia’nın halihazırda Birleşik Krallık ve Almanya’da ARGE laboratuvarları bulunuyor. Wingtech Technology’nin 2023 yılında yine Hollanda’da satın aldığı bir diğer çip girişimi Nowi’nin durumu da merak konusu.
(17 Ekim 2025 tarihli Oksijen gazetesi yazım.)

Bir yanıt yazın