Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın öncülüğünde ilerleyen ve önümüzdeki sene hayata geçmesi hedeflenen “Vatandaşlık Maaşı” (VM diyelim), ağır ekonomik koşullarla bezeli gündemde beklenen ilgiyi fazlasıyla gördü.
Dünyada “Evrensel Temel Gelir” (Universal Basic Income / UBI) olarak da anılan VM, son yıllarda hemen her ülkenin kafa yorduğu, sayısız araştırma ve deneyler yaptığı kavramlardan biri. Ne var ki Türkiye’de aynı isimle uygulanması planlanan sistemin kamuoyuna yansıyan bölük-pörçük ayrıntılarını birleştirince karşımıza tam bir “Türk Tipi Vatandaşlık Maaşı” çıkıyor.
Önce birkaç veriyle “yerellerin” durumuna bakalım.
Türkiye’de çalışan nüfusun yüzde 37’sinin geliri, 22 bin 104 liralık asgari maaşa denk. Bir kısmı o kadarını bile alamıyor. Toplam nüfusun yüzde 18’ini oluşturan 17 milyona yakın emeklinin taban maaşı, 16 bin 888 lira. TÜRK-İŞ’in son raporuna göre Türkiye’de 4 kişilik bir ailenin “açlık” sınırı ise 28 bin 412 lira. Karın doyurmaktan öte; barınma, ulaşım, eğitim gibi “lükslerin” peşinde koşan aileler, bir üst basamaktaki “yoksulluk” seviyesi için ayda 92 bin 547 lira kazanmak zorunda.
TÜİK verilerine göre çalışabilir nüfusun iş dünyasına katılım oranı yüzde 53,5. Bozulan iş koşulları ve daralan istihdam bir yana; şu an 1,5 çalışana 1 emekli düşüyor. Sağlıklı bir ekonomide 4 çalışana karşılık 1 emekli olması gerekiyor. Bu seviyeye ulaşmak için Türkiye’de 35 milyon yeni çalışan gerekiyor ki bu matematik olarak mümkün değil. En pratik çözüm, emeklilerin bir an önce ölmesi, karnını doyurabilenlerin de hızla üremesi. Fakat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “büyük bir felaket” olarak nitelediği 1,48 doğurganlık oranıyla o da pek mümkün görünmüyor.
Bu bilgiler ışığında, içinde “maaş” geçen her konunun heyecan yaratması gayet doğal. Yine de bizde konuşulmaya başlanan VM sistemi ile dünyanın kalanında tartışılanın aynı şeyler olmadığını bilmekte fayda var. Türkiye’de “Gelir Tamamlayıcı Aile Destek Sistemi” adıyla başlayacak deneyde, hiçbir üyesi çalışmayan ya da çalışsa dahi toplam geliri asgari maaşın altında kalan ailelere “sosyal yardım” yapılacak. Bu yardımın miktarını, yoksulluk sınırı ile asgari maaş arasında hesaplanacak “asgari geçim standardı” belirleyecek.
Özetle Türk Tipi Vatandaşlık Maaşı, esasen 1986’da Başbakan Turgut Özal’ın hayata geçirdiği, “FakFukFon” olarak anılan “Fakir Fukara Fonu” benzeri bir “Açlık Tazminatı”.
Vatandaşlık Maaşı ise bambaşka bir şey.
VM’nin tarihi
Öz tanımıyla VM, ne kadar gelire sahip olduğuna bakılmaksızın istisnasız herkese, sadece vatandaş olduğu için devlet tarafından ödenen eşit bir bedeli temsil ediyor. Biraz zorlayarak ilk uygulamalarını maden gelirlerini her yurttaşına eşit şekilde dağıtan Antik Atina şehir devletine kadar dayandıranlar da var. Fakat bugünkü anlamıyla ilk yapıtaşı, 1790’da Thomas Paine’in “Toprak Adaleti” başlıklı bildirisiyle başlar. Özel toprak mülkiyetinin insanları avlanma, toplama, balık tutma ve tarım yapma hakkından mahrum ettiğini savunan Paine, arazi sahiplerinden alınacak vergilerle emeklilere tazminat ödenmesi fikrini ortaya atar.
Hemen ardından Thomas Spence, aynı yöntemle toplanacak gelirin herkes için düzenli, koşulsuz ve nakit bir gelire dönüşmesini talep ederek bugünkü VM sisteminin çerçevesini çizer. 20. yüzyıl boyunca “sosyal temettü”, “ulusal temettü”, “varlık paylaşımı” gibi isimler altında gündemdeki yerini korur.
1960’larda bu konu “gelir güvencesi” adıyla bir kere daha gündeme gelir. Hatta cinsiyete dayalı eşitsizlikleri giderme ihtimalinden dolayı feminist hareketten de büyük destek alır. O dönemdeki gerekçelerin başında, yaygınlaşan bilgisayarların büyük bir işsizlik dalgası yaratacağı endişesi vardır. Konuyu meclise taşıyarak en somut adımı atan ABD’de VM tasarısı reddedilir ancak halen milyonlarca Amerikalının tok yatmasını sağlayan “gıda kuponları” da bu sayede hayata geçer.
Çalışmama fobisi
VM’nin altın çağı 2010’larda başladı. ABD’de başlayan ve tüm dünyayı sarsan ekonomik krizin etkileri, devamında gelen küresel durgunluk ve Arap Baharı gibi hareketler, kamuoyunda yoksulluğa, işsizliğe ve eşitsizliğe yönelik hassasiyeti artırdı. Otomasyon ve yapay zekanın son yıllarda istihdama yönelik olumsuz etkileri de tartışmaların ateşini iyice harladı.

Bugün Brezilya’dan Hindistan’a; dünyanın dört bir yanında farklı isimler altında VM deneyleri sürdürülüyor. Çalışıp çalışmadığına bakmadan, herkes, koşulsuz, düzenli ve temel gereksinimleri karşılayacak düzeyde gelir sunulması ilk başta kimsenin çalışmadığı, tembel bir dünya ihtimalini doğuruyor. Gerçekten de denendiği ülkelerde kişilerin çalışmayı bırakmasına sıkça rastlanmış. Öte yandan VM’nin sağladığı güvence ile çoğu kişi mecburen çalıştıkları işleri terk edip, hayalini kurdukları işlerde çalışmaya ya da kendi girişimlerini kurmaya başlamış.
Kimsenin “mecburen” çalışmak zorunda kalmadığı bir dünya, her şeyin “kariyer” ile belirlendiği mevcut düzen için akılalmaz geliyor. Çalışmanın yokluğunda oluşacak boşlukta insanın kendini neyle oyalacağının belirsizliği hafife alınacak bir konu değil. Andrew Taggart gibi düşünürler VM türü güvencelerin çalışmayı tamamen yok etmesinin imkansız olduğunu; fakat hayatın tamamının iş tarafından işgal edilmesinin de kimse için tercih edilir olmadığını savunuyor. Yani belki de “iş-yaşam dengesi” adlı kadim arayışımızın tek çaresi VM olacak.
Nick Srnicek ve Alex Williams’ın 2019 basımı “Geleceği İnşa Etmek” başlıklı kitabı, VM ile birlikte devlet destekli otomasyon dönüşümünün insana dayalı istihdamı ortadan kaldırıp “angarya” olarak tanımladıkları ücretli emek sistemini ortadan kaldırabileceğini savunuyor. Son 3 yılda her yanımıza sızan yapay zekayı da hesaba katınca, imkansız denemez.
VM’nin en karanlık yüzünde ise “elektronik para” var. Devletlerin vatandaşlarına maaşlarını e-para formunda dağıtması, aynı zamanda “programlanabilir” parayı da beraberinde getirebilir. Böyle bir yapıda, bireylerin gelirinin devletin belirlediği koşullara bağlanması işten değil. Tüketici kredisi çekerek yatırım yapmanın yasaklanması gibi, VM ile kimin neye ve ne zaman harcama yapıp yapamayacağı da bizzat devlet tarafından belirlenir hale gelebilir.
“Bedava peynir, sadece fare kapanında olur” sözünü unutmamak gerek.
(28 Kasım 2025 tarihli Oksijen gazetesi yazım.)

Bir yanıt yazın