İçeriğe geç

Etiket: diyet

‘Aralıklı Oruç’ meselesinden çıkan birkaç ders, bilgi ve kelam

Bu yazı benim Türkçede ‘aralıklı oruç’ olarak geçen ‘intermittent fasting’ (IM) diyetiyle tanışmamı ve 1 aylık tecrübemi anlatıyor. Öyküsünü merak etmiyor da doğrudan meseleye girmek istiyorsanız sayfayı kaydırıp ‘Nedir bu ‘aralıklı oruç’?’ ara başlığından devam edebilirsiniz. “Meseleyi iyice bir sindireyim bakalım” diyorsanız, buyrun devam edelim.


Eski bir yazımda da değindiğim gibi ben ‘eksojen obez‘ teşhisi konulmuş bir hastayım. Bu bir hastalık mıdır emin değilim. Fakat sağlık konusuna giderek artan oranda ‘pazar’ ya da ‘potansiyel’ olarak bakan tıp (hadi yumuşalatalım; ‘ilaç’) dünyası, her şeyi bir isim altında toplayıp hastalığa dönüştürme konusunda hayli hevesli. Hastalık demek, ilaç demek, uzmanlık demek, patent demek; ilaç, terapi, danışman, klinik, kanaat önderi, kitap tirajı, televizyon şöhreti demek. Direnmek zor.

İngiltere Kralı 8. Henry (1491-1547)

Sanat tarihi pratiği adına elimden geldikçe site turları yapıyorum (nadiren de galeri / sergi geziyorum). İleride ilgili bir sunumda kullanma ümidiyle yukarıdaki tarz eski kral, kraliçe, sultan, diktatör tablolarını arşivliyorum. Zaman denen şeyin algımızı ve değerlerimizi nasıl değiştirdiğini anlamanın daha iyi bir yolu olamaz çünkü.

Bizimkilere zaten aşinasınızdır diye yabancı bir örnek vereyim dedim. Yukarıdaki 15. yüzyılın İngiltere Kralı 8. Henry. Bu yazının konusu değil fakat hikayesi en debdebeli liderlerden biri. Tablosuna dikkatle göz gezdirdiğinizde ilk fark edeceğiniz kıyafeti olacak. Bugün bir erkeğin böyle bir şey giyeceğini düşünüyor musunuz? Şapkasından kaftanına, yüzüğünden kuşağına kadar Henry’nin kuşandığı her şey bugün kadınlara has hale geldi. Hatta tam boy olarak baktığınızda (çoğu emsali gibi) külotlu çorap ve babet ayakkabı giydiğini fark edeceksiniz ki yüzyıllar boyu bunlar dönemin saygınlık sembolüydü (peruklu soylular akımına girmiyorum bile).

Bir de cüssesine bakalım. Bugünün liderlerinden beklenen standartlara göre hayli irice. Pekala 100 kilonun üstünde olduğunu söyleyebiliriz. Oysa bu o dönemlerin refah; hatta ‘sağlık’ göstergesiymiş. Bugünkü algılarımız ise çok farklı. Başka bir deyişle bugün karşımıza 15. yüzyılın kralı gelse dahi dara düşer. Bugün şişman olmak fakirlere has. Bugünün soyluları, zeginleri kendini ‘ideal’ bedenleriyle ayrıştırıyor.

İnsanlığın umudu kokoreç hapında

Çoğu zaman en büyük sorun yüzde 8’e düşen cep telefonu şarjı gibi geliyor ama değil. O daha çok Birinci Dünya Dertleri kabilinden. Herkesin derdi kendine elbet. Ama bilincimizin tartışmalı olduğu bebeklik çağımızda, sütünü almak için annemizin memesine saldırırken dahi farkında olduğumuz bir gerçek var: bu dünyadaki varlığımız yiyecek ve içecek bir şey bulmamıza bağlı. Ve bu her geçen gün daha da zorlaşıyor.

Kafamızı karıştıran şehir hayatı daha çok. Her köşe başında yiyecek satan bir mekan var. Su her yerde; hatta yüzlerce marka altında ambalajlanmış olarak seçmemizi bekliyor. Bütün bunlar her ikisinin de bol ve yaygın olduğu yanılgısına sürüklüyor bizi.

Yetişkin bir insanın günde 2 litre su içmesi gerek diyorlar. Kimileri bunu ‘sıvı’ olarak da yorumluyor (yani mevyvelerden, yemeklerden aldığımız sıvıyı da bu hesaba katıyor). Kabaca bir hesapla 8 bardak diye düşünebiliriz oranı. Fakat her şeyden önemlisi bu suyun ‘içilebilir’ olması gerekiyor. Bu kolay iş değil (örneğin geri kalmış ülkelerde ishalin ve ishale bağlı ölümlerin yüzde 90’ı su kaynaklarının kirliliğinden. Her yıl 683 bini çocuk  840 binden fazla kişi sudan kaynaklanan hastalıklar yüzünden ölüyor). 750 milyondan fazla insan temiz su kaynağına sahip değil.

Neden şişmanlıyoruz?

Doğan Novus‘u Yüce Zerey‘in kitabını yayınladıklarında tanıdım. Bu sayede tanıştığım bir diğer eser (ve yazar) Zaza Yurtsever‘in Egoist Beyin ve Kilo başlıklı kitabı oldu. Biraz şüpheyle satın aldım ama gayet ilginç bilgilerle bezeli bir çalışmayla karşılaştım.

Şişmanlığın mutlulukla bezeli güzelliğini Botero'dan gayrı gören yok mu sahi?
Şişmanlığın mutlulukla bezeli güzelliğini Botero’dan gayrı gören yok mu sahi?

[box type=”alert”]Tam bu noktada iki uyarı yapmam gerekiyor.

  1. Yurtsever ilk akla geldiği gibi beslenme uzmanı, diyetisyen değil; uzman psikolog (bu vesileyle sıkça karıştırılmasına rağmen psikolog ve psikiyatristin apayrı iki uzmanlık olduğunu hatırlatayım).
  2. Ben yapı olarak beyaza siyah, doğruya eğri deme cüretini gösteren insanlara sempati besliyorum (tahmin edeceğiniz gibi bu kitap da biraz öyle yapıyor). Haklı olmak zorunda değiller ama insanlık olarak gelişme ve ilerlememizi bu tip yaklaşımlara borçluyuz. Her şeyi olduğu gibi, sorgulamadan kabul edenlerden kimseye bir hayır gelmez. Bilim ve gelişim şüphe duyma, meydan okuma ve sorgulamadan beslenir.

[/box]

Obezite çocukluğumda parmakla gösterilen nadir insanlık hallerinden biriydi (o parmaklardan senelerce nasibimi fazlasıyla aldım).

Tatilimi sürdürdüğüm son iki hafta boyunca yeni normal haline geldiğini (üzülerek) gördüm. Zehirli yönlendirmelerle beslenen, yaşının gerektirdiği hareketlilikten uzak, susması (uyuşması) için eline bir telefon ya da tablet verilmiş çocuklar Wall-e neslinin yapıtaşlarını diziyor adeta.

Hayatımda bir defa diyet yaptım. Yaklaşık 2 senemi alan ve toplamda 42 kilo verdiğim (ve geçen 8 yıl içinde 10 kilosunu geri aldığım) bu süreçte onlarca kitap okuyup tamamen kendi hayat ve beklentilerime yönelik bir program çıkardım. Okuduklarım arasında hala aklımda kalan cümlelerden biri şuydu: “İdeal kilosunda olanlar acıktığı zaman yiyip doyduğu zaman duranlardır. Şişmanlarsa acıkmadan yiyip, doysa da durmayanlardır“.

Sağlıklı ve uzun yaşamın sırrı

40’tan fazla ülke gezdim. Afrika hariç hemen her kültürün pek çok türevini gözlemleme fırsatım oldu. Son İtalya ziyaretimde ne zamandır yazmak istediğim bir konu depreşti. Hevesim küllenmeden yazayım dedim.

Birçok yazımda bahsi geçti. Ben zayıflıktan kemikleri kırılan bir çocukken “yeter yavrum, yeme” denen, doktor teşhisiyle sabitlenen bir obeze dönüştüm. Bu hastalık hayatımdan çok şey götürdü, götürmeye de devam ediyor.

Şişman olmayla ilgili bir derdim yok ama sağlıklı yaşam ile var. Dolayısıyla zaman zaman fena halde kafama taktığım bir mesele bu.

Yaşam ve yeme tarzıma bakınca neden aşırı kilolu olduğum konusunda çok fikir edinemiyorum. Örneğin şeker kullanmam, tatlı sevmem, tuz hiç bilmem, ekmek yemem. Hamur işine düşkün değilimdir, nadiren gazlı içecek tüketirim. Fast-food denen şeyler ayda en fazla 1 hadi bilemediniz 2 defa mahalleme uğrar.

Hiç bir şey yemem de demiyorum elbette. Aksine güzel şeylerin hepsinin sırrına vakıf olmak gibi bir niyetim var ve Yemek de bu arayışta bir istisna değil.

Bu ön bilginin ardından sağlıklı ve uzun yaşama ekseninde bütün ezberleri bozan 3 ülkeye bakacağım. Aynı zamanda ziyaret etmekten en zevk aldığım 3 ülkeye. İspanya, İtalya ve Yunanistan.

Akdeniz’in bu 3 güzel ülkesi, birbirine oldukça benzer yaşam ve yemek tarzına sahip. Kuzey Avrupa’nın çelik iradesi ve katı disiplininin hiç uğramadığı bu topraklar geç yatan, geç kalkan, çok yiyen, çok içen, az hareket eden (ve çok konuşan) insanların diyarı.

Obezite

Doktorlar yıllar önce bana eksojen obezite teşhisi koydu. Anlamını bilmiyorum. Obezitenin bir türevi olmalı..

Şişmanlıktan çok çektim. Zayıflıktan kemikleri kırılan bir çocukken verilen ilaçlar yüzünden 8 yaşımda bir anda Eric Cartman halini aldım. Çocukluğum, karşı cinsle birbirimizi keşfettiğimiz delikanlı yıllarım hep utanarak, sıkılarak geçti.

Hayatımda kazandığım birçok yeteneği de bu sayede edindim. Çok cazip bir erkek değildim ama espriliydim. Giydiğim kıyafetler çok yakışmazdı (çünkü bizde şişmanlara özel kıyafet üretilmez) Yine de ilgiyi o süslü, püslü, atletik arkadaşlarımdan kendime çekebilirdim.

Şişmanlık insanın içini ezen bir haldir. Bu hal yaşanmadan bilinmez ve hep yanlış taraflarından ele alınır. Örneğin zayıf / normal insanlar şişmanları genellikle sağlıkla ilgili konulardan yola çıkarak değerlendirir. “Kilo vermezsen diyabet hastası olursun, kolestrolün yükselir” gibisinden şişmanları zerre kadar ilgilendirmeyen şeyleri anlatır durur.

Çünkü şişmanın derdi bunlar değildir.