Tag Archives | çanakkale

Haydi şimdi bütün eller havaya!

Neşet Ertaş’ı yetmişli yıllarda Cem Karaca’nın sürekli dinlediğim 45’lik plaklarından birinde tanıdım. İlk zamanlar benim için eser sahibi olarak plağın üstünde yazan bir isimden ibaretti. Basit, duru sözleriyle adamı can evinden vuruyordu. Cem Karaca’yı da ayrı bir severdim.

nesssee

Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyor
Hiçbir tabip şu yarama merhem olmuyor
Boynu bükük bir garibim yüzüm gülmüyor
Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?

Lafı geçmişken dinleyelim biraz.

http://www.youtube.com/watch?v=k6JlnO7lC78

Neşet Ertaş ve Cem Karaca’yı her fırsat bulduğumda izlemeye, dinlemeye çalıştım. Tesadüfen Beyaz Show’da denk geldiğim bir performansında Neşet Ertaş çalmaya başladığı türkünün ‘coşkusuyla’ ayağa kalkıp oynamaya başlayan izleyicilere şöyle bir ricada bulunuyordu:

“Arkadaşlar, bu oyun havası değil. Ama oynamak isterseniz oynayın yine de…”

Herkes bu uyarının ardından hafif mahçup, hafif dalgacı bir şekilde (kös kös) yerine oturmuştu. Ne ile eğlenip neyle hüzünlendiğimizi bilemiyor oluşumuz yeterince garip değil mi sizce de?

Kendime dair meziyet olarak nitelendirebileceğim birkaç özellikten biri ‘meraklı olmak’. Meraklının ilacıysa soru sormak. Hayattaki en büyük keyfim. Herkese ama en çok da kendime soru sormak. Sorarım; cevap alamadığımda araştırırım. Bulana kadar. Normalde kimsenin soru sormadığı yerlerde, hiç merak etmediği şeylere kafayı takarım. Bu en insani dürtü çoğunluk için köreltilmiş bir yetenek gibidir. Bülent Ortaçgil’in şarkısındaki gibi “insanlar günler boyunca hiç soru sormadan durur”. İnsanı insan yapan merak etmek ve en başta ‘neden?’ demektir oysa. Bunları başka bir yazıda deşeriz artık.

Continue Reading →

Bu yazıya 20 yorum yapıldı.

Vecihi ile bir yol hikayesi

Bilen bilir uzun zaman motor aradım. Daha doğrusu beyaz bir Vespa GT peşinde koştum (aslında hayalim krem bir GTV idi ama ondan Türkiye’de sadece bir tane gördüm ve sahibini ikna edemedim ;). O modelin aradığım rengi çok az ithal edilmişti ve kullanan da satmıyordu. Sabrım senelere yenik düştü ve sonunda 27 Mayıs 2011 Cuma günü 60. yıl özel serisi yeşil bir Vespa GTV aldım. İsmini de öyküsünü hep buruklukla okuduğum, bazı yanlarını kendime benzettiğim ve birçok sunumumda bahsini geçirdiğim Vecihi Hürkuş anısına Vecihi koydum.

Vecihi kesinlikle hayatımdaki en güzel şeylerden biri. Geçirdiğim kazaya ve bende bıraktığı sakatlığa rağmen kış boyu üstüne binebilmek için gün saydım ve sürdüğüm her an biraz daha keyif alıyorum (ilk kazam değildi gerçi). Sağ kolumu hala tam olarak kullanamadığım için Vecihi ile ilişkimiz hala biraz mesafeli. Hala her binişimde kazam gözümün önüne geliyor, kendimi ve Vecihi’yi yerde yatarken görüyorum. Ama keyfi, endişesini bastırıyor her zaman.

‘Uzak’ derken?

Motorla en sık yaptığım şey Boğaziçi güzergahında dolanmak. Bazen Karadeniz’e kadar sürdüğüm oluyor. Tesadüfen denk geldiğim bir blog yazısı bende Vecihi daha da uzaklara gitme isteği uyandırdı. Vespa tutkunu bir baba-oğul İstanbul’dan 94 ve 99 model iki Vespa PX ile yola çıkıp Yunanistan üstünden feribot ile İtalya’ya varmış ve Doğu sahilinin en keyifli rotasını baştan aşağı kat edip dönmüştü. (Bir gün oğlum ve kızımla aynı turu yapmak kısmet olur mu acaba?)

Uzaklara gitmenin bir sınırı yok. Vespa ile bile çıta çok yükselmiş durumda. Ve motor ile seyahat başka şeye benzemiyor. İki teker üstünde, küçücük bagaj ve minimum eşyayla, rüzgara karşı güneş veya yağmur altında seyahat etmek sanıldığı kadar kolay  değil. Üstelik bir arıza halinde derdinizden anlayan bir usta ya da yedek parça bulmak da mucize.

İlk niyetim Avrupa yakasında bir yerlere gitmekti. Çatalca, Çanakkale, Edirne ya da Çorlu nispeten makul geliyordu. Hatta Çanakkale için şöyle bir rota bile çıkarmıştım:

Continue Reading →

Bu yazıya 35 yorum yapıldı.