Distopik eserler bir bakıma insanlığın ortak korku ve endişelerinin antolojisidir. Çoğunda karşımıza çıkan “kıtlık” teması, her gün biraz daha çok kulağımıza çalınan “sürdürülebilirlik” kavramının da gerekçesini oluşturur. Tükenen kaynakların türü ise zamanın ruhunu temsil eder. Ve dönemin hakim teknolojisinin getirilerinden beslenen ütopyalar her zaman götürülerinden nasiplenen distopyaların gölgesinde kalır.
1818 tarihli ilk bilim-kurgu romanı dahi çağının her ayrıntısını dönüştürmeye başlayan bir teknolojinin korkusundan nasibini almıştır. Kahramanımız Victor Frankenstein, farklı bedenlerden topladığı parçaları birleştirerek oluşturduğu gövdeye “elektrik” ile can verir. (Küçük bir not: “Frankenstein” yaratığın değil; yaratanın ismidir.) 1900’lerin başında “Atom Çağı” adıyla çılgınlık seviyesinde yaşanan ütopya, 1945’te atom bombasının dehşetiyle tam tersi bir algıya bürünür.
1973 yılında Mısır ve Suriye’nin öncülüğünde bir grup Arap devleti İsrail’e saldırarak “Yom Kippur” olarak da anılan Arap-İsrail Savaşını başlatır. ABD’nin İsrail’e verdiği askeri ve diplomatik destek Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Birliği OAPEC’in ambargo kararına yol açar. Yerküre o güne dek emsali görülmemiş bir enerji krizine girer.
“Artık bir uygarlık yok” sloganını kullanan 1979 yapımı “Mad Max” filminin dünyasında tek belirleyicinin petrol olması öylesine bir tercih değildir.
Ne yazık ki beyaz adamın uğruna her şeyi göze aldığı paranın yenecek bir şey olmadığını anlaması için o meşhur kızılderili atasözündeki gibi son ırmağı kurutup, son ağacı yok edip, son balığı tutması gerekir. Bu yüzden 21. yüzyıl “iklim krizi” başlığı altında kısık ateşli bir kıyametin sürdürülemez yapısını anlamak ve üstesinden gelmeye çalışmakla geçiyor. Teknolojinin sebep olduğu küresel bir yıkımı, yine teknolojiyle aşmaya gayret ediyoruz.
Kıtlığın ayak sesleri
Daha çok yaşadığımız topraklara odaklanıyor olsak da bugün okyanusların dahi harareti sudaki yaşamı tehdit edecek seviyede artmış durumda. 1993’ten bu yana sadece Grönland’da her yıl 279 milyar ton buzul eriyerek hem okyanusların asidini hem de deniz seviyesini yükseltiyor. Mevsimler dondurucu kışlar ile kavurucu yazlar arasına sıkıştı.
Yazar Max Allan Collins’in 1995 tarihli (aynı adla beyazperdeye de uyarlanan) “Waterworld” romanının kıtlık öznesinin “su” olması da pek tesadüfi değil anlayacağınız.
Kimi analizler 2050 yılında aynı sebeplerden 1,2 milyar kişinin göç edeceğini iddia ediyor.
8 milyarı aşan insan nüfusunun en temel ihtiyacı olan beslenme, iklim krizi sebebiyle büyük bir açmaza girmek üzere. Gidişatı değiştirmek adına en ilginç (ve tehlikeli) arayışlardan birini “Make Sunsets” adlı girişim yürütüyor. Çözümün temelinde meteoroloji balonlarıyla yerkürenin 12 ile 50 km üstünde yer alan stratosfer katmanına sülfür parçaçıkları serpiştirmek yatıyor. Bu sayede oluşan yapay bulutlar (aynen bir yanardağ patlamasında olduğu gibi) Güneş ışınlarına yönelik bir kalkan oluşturarak ısınmayı engelliyor.
Kurucusu Luke Iseman sadece 30 milyon dolarlık yapay bulutla küresel karbon salımının etkilerini karşılayabileceğini öne sürüyor. Şirket faaliyetini “aktivist iklim mühendisliği” olarak adlandırsa da bilim dünyasının geneli bu tür deneysel iklim müdahalelerinin beklenmedik ve olumsuz sonuçlar doğurabileceği konusunda uyarılar yapıyor.
Make Sunsets ise asıl iklim müdahalesinin (küresel ısınmaya sebep olan) karbon salımı olduğunu ve kendilerinin bu süreci tersine çevirmeye çalıştıkları iddiasında.
Geçtiğimiz Nisan ayında 2 meteoroloji balonunu stratosfere yerleştiren Make Sunsets, “birkaç gram” sülfürü atmosfere saldığını açıkladı. Etkilerini gözlemleyebilmek kadar sonuçlarını kestirmenin de hayli güç olduğu, riskli bir teknolojik kumar olduğu kesin. Hepsi bir yana, kullanılan tekniğin bir iklim silahına dönüşerek ülkeler arası krizlere; hatta savaşlara sebep olması dahi olası.
(6 Ocak 2023 tarihli Oksijen gazetesindeki yazım.)
Görüşlerinizi paylaşın: