Bulutlarda saklı bir mülkiyet masalı

Korsan içeriğin panzehiri olarak hayata geçen dijital platformlar, yarattığı satın alma illüzyonu sebebiyle hikayeyi başa döndürmek üzere.

Zamanda yolculuk yaparak 25 sene öncesine gidebilseydik ve internet kullanıcılarının film izlemek, müzik dinlemek, kitap okumak ya da oyun oynamak için para ödeyeceğini söyleseydik, en iyi ihtimalle alay konusu olurduk. Oysa bugün bahsi geçen her sektör, yasal platformların hakimiyeti altında. Vaktiyle imkansız görünen bu hayal, reddedilemeyecek kadar cazip vaatler sayesinde gerçeğe döndü. Gizlediklerini öğrenmemiz ise zaman aldı.

1999 yılında, henüz 18 yaşındaki Shawn Fanning adlı bir programcının elinden çıkan Napster, herkesin şarkı arşivini birbiriyle paylaşmasına imkan vererek internetin en popüler uygulamasına dönüştü. TIME dergisinde kapak olacak kadar ünlenen Fanning, internetin “paylaşım” için ne kadar verimli olduğunu ispatlamıştı. Olayın mağduru müzik sektörü ise farklı türden bir heyecan yaşıyordu. Napster, aleyhinde açılan davaları kaybederek 2001 yılında kapandı. Fakat cin şişeden çıkmıştı. Oluşan boşluğu merkeziyetsiz alternatifler doldurdu.

Bu gelişmelere şahit olanlar, 2003 yılında Apple iTunes platformunu tanıtan Steve Jobs’u anlamakta epey zorlandı. Milyarlarca şarkının bilgisayarlar arasında özgürce ve bedava dolaştığı bir dönemde, tanesi 1 dolardan şarkı satacak iTunes’un başarılı olabileceğine kimse ihtimal vermiyordu.

Ancak iTunes herkesi mahcup etti. Onun umulmadık başarısı, benzer paylaşım platformları yüzünden hızla kan kaybeden film stüdyolarına da umut verdi. 1998’de abonelerine posta üzerinden (zarfla) DVD kiralayan Netflix, 2007 yılında arşivini web sitesi üzerinden izlenebilir hale getireceğini açıkladı.

Yasal dijital dağıtım platformları pazar paylarını hızla büyütüyordu. Ancak bazı kritik ayrıntılar da kamaşan gözlerden kaçıyordu. Her dijital içerik, “DRM” (Digital Rights Management / Dijital Hak Yönetimi) adı verilen bir sistemle çalışıyordu. Bu sayede eserin hak sahibi, ürün ve tüketicisi üzerinde o zamana dek kimsenin sahip olmadığı haklara kavuşuyordu. Kim satın alabilir, kaç para vermelidir, ne kadar süreyle sahip olabilir, hangi şartlarda, hangi cihazlarda, kaç kere ve ne zaman tüketebilir gibi sayısız hak, yönetilebilir hale gelmişti.

CD’ye basılı bir albüm ya da DVD’deki bir film, satın alındığı andan itibaren sahibinin malına dönüşüyordu. İstediği an, dilediği cihazda kullanabilir; herhangi birine hediye edebilir; hatta satabilirdi. Dijital içeriklerde bunların hiçbiri mümkün değildi. Çünkü teknik olarak ürünün kendisi değil; “şartlı ve geçici kullanım izni” satın alınıyordu.

Yok olan arşivler

Dijital içerikler öylesine karmaşık sözleşmelerle tanımlı ki; hangi tarafın, hangi haklara sahip olduğu ya da olmadığı ancak yaşanan olaylarla anlaşılabiliyor. Küresel ölçekteki ilk acı tecrübe, olabilecek en manidar içeriğe nasip oldu.

2009 yılının Temmuz ayında, Kindle marka e-kitap okuyucu sahipleri George Orwell’in “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” romanının cihazlarından yok olduğunu fark etti. Amazon, bir şikayet üzerine eseri satan dijital telif hakkına sahip olmadığını fark etmiş ve sorunu çözmek adına tek dokunuşla satın alan herkesin cihazından kitabı silmişti. Bu hamleyle yalnızca kitap değil; okuyucuların onun üzerine aldığı notlar da buharlaşmıştı. Böylece e-kitapseverler, kitaplarının kendisine değil; sadece “okuma hakkına” sahip olduklarını öğrendi. Aynı durum Spotify’daki şarkılar ya da Netflix’teki filmler için de geçerliydi. Orwell’in distopik dünyası daha güzel özetlenemezdi.

Geçtiğimiz ay Amazon, 2012 yılından önce sattığı Kindle cihazlarına desteğinin sona erdiğini ve (benim de aralarında yer aldığım) sahiplerinin artık bu cihazlara yeni kitap yükleyemeyeceğini duyurdu. Cihazı başkasına vermek de anlamsızdı çünkü artık hiçbirine yeni hesap tanımlanamayacaktı. Yani Amazon sadece kitapları değil; onları okumak için satın alınan cihazı da kullanılamaz hale getirmişti. Ve bunların hepsi kayıt sırasında tek satırı bile okunmadan kabul edilen hizmet sözleşmelerine uygundu.

Her şeye rağmen Kindle sahipleri Microsoft müşterileri kadar şanssız değildi. 2019’da e-kitap hizmetini kapatmaya karar veren Microsoft, satın alınan kitapların artık okunamayacağını açıklayarak kullanıcılarının tüm arşivini bir anda yok etmişti.

Konu e-kitaplarla sınırlı da değil. Geçtiğimiz hafta Sony, Birleşik Krallık kataloğunda yer alan yüzlerce dizi ve filmi onları satın alan kullanıcıların PlayStation konsollarından sileceğini (ya da kendi tabiriyle “izleme hakkını kaldıracağını”) açıkladı. Şirket aynı uygulamayı yakın geçmişte Avusturya ve Almanya’da da yapmıştı.

Mecburi istikamet

Bu tür tatsız sürprizlerden etkilenmemek için fiziksel formatlara yönelmeye niyet edebilirsiniz. Ne yazık ki o da giderek zorlaşıyor. Dijital dağıtım platformlarının düşük maliyeti, yaygın erişimi ve eser sahibine verdiği emsalsiz güç sebebiyle artık çok az içeriğin fiziksel kopyası üretiliyor. CD formatında bir albüm ya da Blu-Ray formatında bir film bulup alanlar ise bir başka engeli fark ediyor: Yeni nesil cihazların neredeyse hiçbirinde onları yerleştireceğiniz bir “yarık” bulunmuyor.

Son dönemde bu kervana “oyunlar” da katıldı. Örneğin piyasaya sürüleceği ilk gün en az 30 milyon adet satması beklenen “GTA VI” oyunu, yalnızca dijital formatta yayımlanacak. Oyun konsolu pazarının lideri PlayStation, 2028’den itibaren yeni oyunların disk versiyonlarının olmayacağını açıkladı. Xbox ve PlayStation gibi konsolların bir sonraki sürümünde fiziksel medya yuvası yer almayacağına da kesin gözüyle bakılıyor. Bir başka deyişle, oyunseverlerin mevcut diskleri de anlamsızlaşacak. Video Oyun Tarihi Vakfı’nın kurucusu Frank Cifaldi durumu şöyle özetliyor:

“Oyunları arşivlemek için korsan kopyalardan başka bir seçenek kalmadı”.

Bu gelişmelerin kullanıcılarda yarattığı öfke, yavaş yavaş hukuki süreçlere dönüşüyor. Geçtiğimiz sene bir grup Amazon kullanıcısı, şirketin e-ticaret ve video platformundaki içeriklerin yanındaki “Satın Al” düğmesinin yanıltıcı olduğunu iddia ederek mahkemeye başvurdu.

Yaşanan gelişmeler, bu platformların üstünde çalıştığı bulut bilişim sistemlerine dair çarpıcı bir tespiti aklıma getiriyor:

“Bulut diye bir şey yoktur. Başkasının bilgisayarı vardır”.

(10 Temmuz 2026 tarihli Oksijen gazetesi yazım.)

Yeni içeriklerden anında haberdar olmak isterseniz aşağıya e-posta adresinizi yazabilirsiniz.

Diğer 5.449 aboneye katılın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4 yanıt

  1. HARUN Inandugcar avatarı
    HARUN Inandugcar

    Minecraft’ın yaratıcısı Notch: “Oyunları satın aldığınızda sahip olmuyorsanız, korsan hırsızlık sayılmaz!” demişti bir zamanlar. Mülkiyetsizlik distopyası başladı sanırım. AirBNB’ydi Uber’di derken yakın gelecekte ev ve araç sahibi olmak da uçuk isteklere dönüşebilir. Gerçi metropollerde her ikisine sahip olmanın da bir anlamı kalmadı. Özel araçla 40 dk da gittiğim yere metroyla 20 dk da gitmeye başlayınca onu da sorgulamaya başlıyor insan. Bu konu üzerinde ısrarla durmanız takdire şayan.

  2. Ahmet Usta avatarı
    Ahmet Usta

    “Eğer satın almak sahiplik (mülkiyet) anlamına gelmiyorsa, korsanlık da hırsızlık değildir” şeklinde bir söylem var. Sanırım yaşananlar bu söylemi haklı çıkartmaya çalışıyor.

  3. Murat Okumuş avatarı
    Murat Okumuş

    Son zamanlarda üzerine düşündüğüm, eol olmuş nas parkurumu yenilediğim bir dönemde okuduğum, harika bir yazı olmuş. emeğinize sağlık.

  4. Aytac Erdogan avatarı
    Aytac Erdogan

    uzun bir süre video film satışında bulunduğum için sektörün bu noktaya evrilmesine bende şahit oldum, ne yazikki fikir sanat hırsızlığının önüne geçmek adına parasını ödeyen insanların bir ürünü ömür boyu kullanma hakkıda kısıtlanmış oldu

Yayın Tarihi:

Kategori: