İçeriğe geç

Etiket: yeni insan

Öküzün biri sana dava açsa?

The War on Humans adlı ilginç bir kitap bitirdim. Bu yazıda kitabın ana fikrinden; yani insan ırkını mümkün olan en düşük yoğunluğa indirip hayvanların egemen olduğu bir dünya düzeni için çalışanlardan bahsedeceğim. Aşağıdaki bölümde hayvanlarla ilgili kişisel durum ve duruşumu içeren bir özet var. İsteyen okur, isteyen kitapla ilgili bölüme devam eder.

Hayvanları sevmek, kabullenmek ve yemek üzerine

Hayvansever’ sıfatı hayatında hayvanlara ait özel bir yer / zaman ayırıp anlam yükleyenlere layık. Ben o kategoride değilim. Ama hayvanlardan nefret de etmiyorum ki bence bu çok daha önemli. Herkesin hayvansever olması değilse de beraber yaşamak zorunda olduğumuzu kabullenmesi mümkün.

Şu ana kadar birçok hayvan besledim. Bana hayat hakkında çok şey öğrettiler. Canlılarla mücadelem (cahil değil) cehalet ısrarındaki insanlar ve sivrisineklerle sınırlı. İkincisi sezonluk bir sürtüşme olduğundan pek de umursamıyorum aslında. Üstelik her iki grupla mücadelenin gayet barışçıl yöntemleri var. Yok etmek yerine uzağınızda tutabiliyorsunuz.

Çocukken eğlenceli geldiğinden olacak bazı hayvanlara çile çektirdiğim(iz) olmuştur. Bugün evlerindeki karınca ve örümceklerden dert yananlara onların varlıklarını sorgulama hakkını kendilerinde nasıl bulduklarını sorarken o anlar aklıma geliyor; mahsunlaşıyorum. En azından kendi çocuklarımın karpuz ağaçlarından düşmemeleri için elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

Yeni dinimiz beta versiyonuyla hizmette

[box type=”info”]NOT: Bu yazı aslen 13 Mart 2013 tarihli Radikal gazetesinde yayımlanmış köşe yazımdır. Ancak Radikal’in sitesinde linkler yer almadığı ve metinler de kopyalanamadığı için burada ayrıca yayınlamak zorunda kaldım.[/box]

Kitaba aşina (ve aşık) son nesillerdenim. Şimdiki çocuklar eline gazete dahi almayan anne-babalarından okumaya dair öğütler, telkinler dinliyor (elbette işe yaramıyor). Sabahtan akşama kadar dizi izleyip, Facebook’ta okey çevirip Twitter’da geyik döndürmeye karşı kitapların eli acınacak kadar zayıf. Dopamin namına denklikte kokain ile çikolata kadar uzak iki seçenekten söz ediyoruz.

Yine de küçük yaşta okunanların zihne nasıl mıhlandığını iyi kötü bilir herkes. Hatıralarıma en çok yer edenlerden biri, 4-5 yaşlarında elime geçen 1959 basımı Allah Rahatlık Versin isimli hikaye kitabıdır. Kaç defa okuduğumu unuttuğum Doğan Kardeş Yayınları’ndan çıkan bu İsviçre kökenli kitap, Günther Strupp’un kendine has çizimleri ve Türkis Noyan’ın muhteşem çevirisiyle oldukça etkileyicidir. Bugünün steril ortamlı, siyaset ve ticaret odaklı hikayelerinden de epey uzaktır.

6846042543_0742f20f71_z
Günther Strupp’ün kitaptaki çizimlerinden biri (Aldatılan Dev isimli öyküye ait).

Hala hatırladığım hikayelerden biri mutsuz bir oduncuyu anlatır. Kahramanımız, ormanda bir türlü kesemediği ağaçlara söverken civardan geçen yaşlı bir kadın masalların o meşhur cümlesini döker ağzından: dile benden ne dilersen!

Oduncunun dünyası ve derdi bellidir. Elini sürdüğü her ağacın parça parça odun olmasını ister. Kadın kerametini gösterir, dilek gerçekleşir. Bu sayede bir dokunuşla ormanda gözüne kestirdiği her ağacı dilimlere ayıran ormancı akşama doğru neşeyle evin yolunu tutar. Ama ‘laneti’ devam etmektedir. Elini değdirir değdirmez kapısı, merdiveni, duvarı, masası, koltuğu; ağaçtan mamul neyi varsa bin parça olur. Sonunda evi de yerle yeksan olunca geceyi geçirmek için yine ormana sığınır. Ne var ki uyumak için sırtını verdiği ağaç da parça parça olur ve oduncu altında kalarak can verir. ‘Yerine getirilen dilek’ başlıklı bu hikayenin anafikri bugünün meşhur mottosudur: ne istediğine dikkat et, bir gün gerçek olabilir!