İçeriğe geç

Etiket: bekir ağırdır

Türkiye’nin yeni muhafazakarlarına bakış

‘Muhafazakarlık’, farklı vesilelerle sıkça kulağımıza çalınan kavramlardan biri. Özünde -aynen kelime kökenindeki gibi- bir şey(ler)i koruma, kollamayı temel alıyor. Yani muhafazakarlık, sosyal yaşamda kişinin geleneğine özgü değişmez kabul ettiklerinin varlığının korunmasını talep eden bir politik ve sosyal tavır. Ve aynen ‘bağnaz’ kelimesindeki gibi zihnimizde genellikle dini referanslara sahip olsa da aksine (yine aynen bağnaz kelimesi gibi) insana dair her kavramda muhafazakarlıktan söz etmek mümkün.

Fransız Devrimi’ni tasvir eden bir tablo.

İlginç bir detay olarak muhafazakarlık tarihi insanlıkla başat gitmemiş. Ahlakçılık, devletçilik, dindarlık gibi bugün muhafazakarlık çadırında sıkça denk geldiğimiz simaların kökü derin. Fakat muhafazakarlık tarihte bir akım olarak karşımıza ilk defa 1789 yılında gerçekleştirilen Fransız Devrimi’nde çıkıyor. “Liberté, égalité, fraternité” (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) talebiyle ayaklanan halk, Kral’ı tahttan indirmiş, kilisenin yetkilerini kısıtlamış ve nihayetinde cumhuriyeti kurmuştu. Ülkedeki değişim rüzgarı sayısı binleri bulan ölçüm sistemlerine dahi el atmış, bugün dünyanın büyük bölümünde kullandığımız metrik sistemi standartlaştırmıştı (Doğrudan ilişkili olmamakla beraber bir not düşelim: Fransızlar özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği elbette sadece Fransızlar için istiyordu. Yoksa mesela Cezayir’den Ekvator Ginesi’ne kadar uzanan sömürgeleri böyle kavramlardan nasibini asla almadı. Fakat fikirleri dalga dalga yayıldı; hatta Osmanlı’daki Genç Türkler / Jön Türkler hareketinin dahi genetiğini oluşturdu).

Enver Paşa, Mithat Paşa, Prens Sabahaddin, Fuat Paşa, Niyazi Bey ve Namık Kemal’in resmedildiği bir Jön Türkler (Genç Türkler) resmi. Osmanlı döneminin sloganıyla (tepelerindeki meleğin pankartında yazdığı üzere) Hürriyet, müsavat ve uhuvvet istiyorlar.

Devrim sürecinde Fransa’da bunca değişim yaşanırken köklü ve nüfuzlu bir kesim ise zeminlerini ve geleceklerini yitirmekle yüzyüze kalmıştı. Onlar da “dinimiz, ecdadımız, örfümüz, adetimiz” diye veryansın ederek bugünkü muhafazakarlık kalesinin surlarına tuğlaları dizmeye başladılar.

‘Kutuplaşma’ kelimesinin ardında yatanlar

‘Makus kader’ kontenjanından her geçen gün nasibimize biraz daha fazlası düşen ‘kutuplaşma‘ bahsinde aklıma gelen ilk isim, saygı ve ilgiyle takip ettiğim (araştırma şirketi Konda‘nın Genel Müdürü) Bekir Ağırdır oluyor. Seneler önce -yani böyle şeylerin ekranlarda rahatça konuluşabildiği yıllarda- bir televizyon programında bu kavrama dair çok güzel bir özet yapmıştı. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi:

Kutuplaşma toplumun farklı görüş, umut ve ideolojilerle ayrılması değil bu grupların hiçbir koşulda diğer tarafa geçme ihtimalinin kalmamasıdır. Tehlikeli olan da budur.

Yani kutuplaşma ile kast ettiğimiz ‘kireçlenme’ tarzı bir şey. Kendi varlığını koruyabilmek için karşı tarafı şeytanlaştıran, empati (kendini karşısındakinin yerine koyma) duygusunu kemiren bir olgu.

Kutuplaşma her doğruyu kendi tarafında, her yanlışı da karşı tarafta aramaya zorlar. Bu süreçte herkes kendi kuytusuna çekilir. Sadece kendi liderini dinler, kendi kanalını izler, kendi gazetesini okur, kendi gibi insanlarla bir arada bulunur. Çünkü -pek dillendirilmese de- kutuplaşmış bir toplumda herkes kendi varlığını kutbunun varlığına bağlar. İnsanlar ‘birey’ olmaktan çıkmış, kendini bir tarafın ‘parça‘sı haline gelmiştir. ‘Diğer taraf‘ zihinlerde kendine yaşam hakkı tanımayacak bir şeytana dönüşmüştür.

Ve en acısı (özellikle bizim gibi ülkelerde) kutuplaşma, siyasi, ideolojik, tarihi temellerden öte ekonomiye dayanır. Yürütülen bir var olma mücadelesidir. Arz değil; talep edenler vardır. İş isterler, aş isterler, maaş isterler, bağış isterler, af isterler… Siz hiç bu coğrafyada kendi cenahı için varını-yoğunu seferber eden bir taraf gördünüz mü? Hele bir talep etmeyi deneyin bakalım.

Oysa bal gibi biliyoruz ki hiçbir devlet vatandaşlarına rağmen gelişemez.

Kutuplaşmış düzen, kendi ayakları üstünde duramayan (durması istenmeyen) bireylerin dayanak arayışıdır. Böylesi yapılarda dinler dahi önce tarikatlara, sonra onlar eliyle devlete muhtaç hale getirilir. Bu düzende dini kurumlar ve tarikatlar siyasi bir kutba tabi hale getirmeden ayakta kalamaz, helak olur.

Kutuplaşma düzeninde en büyük günah birey olmaktır. En büyük korku, uçlardan birine yerleştirilemeyen kişi, kurum ve kavramlardır.

İşte böylesi bir ortamda; yani ‘kutuplaşma’ kavramını her türlü tanımı yetersiz bırakacak şekilde yaşayan Türkiye’de kimilerine göre ülke tarihinin en önemli; hatta kimilerine göre son seçimine hazırlanıyoruz.