Tag Archives | müze

Sakıp Ağa’nın not defteri

Geçtiğimiz hafta Sakıp Sabancı Müzesi’nden bir davet aldım. Atlı Köşk’e gitmeyeli seneler olmuştu.

Bu bina 1927 yılında Mısır’ın meşhur Hidiv ailesinden Prens Mehmed Ali Hasan için İtalyan mimar Edouard De Nari tarafından tasarlanmış son derece zarif bir yapı (Hidiv ailesinin bir diğer mekanı da bildiğiniz gibi bugün Anadolu yakasında Hidiv Kasrı adıyla hizmet veriyor).

Bir dönem Sakıp ve Türkan Sabancı’nın ev olarak kullandığı bu köşk 1998’de Sakıp Bey’in kararıyla Sabancı Üniversitesi’ne müzeye dönüştürülmek üzere bağışlanmıştı.

Emirgan’ın meşhur Atlı Köşk’ü 1998’den bu yana Sakıp Sabancı Müzesi olarak hizmet veriyor. Atlı Köşk olarak anılmasının sebebi yola bakan kısmında görülen değil; bu resimde camekanlı kapının hemen önünde yer alan at heykeli.

O günden bu yana Sakıp Sabancı Müzesi (SSM) adıyla hizmet veren kurumda ailenin yaşam alanı Sakıp Bey’in kişisel merak alanlarından biri olan hat sanatıyla desteklenerek ilginç bir dijital ruha kavuşturulmuş.

Yeni düzenlemede müzeye girişte size verilen iPad’lerde yüklü özel bir Augmented Reality (AR) uygulaması yardımıyla ‘Aile Salonları’ olarak adlandırılan odalarda gerçekle sanal arası yeni bir katmanı daha iPad ekranı üstünden gözlemleme fırsatı buluyorsunuz.

Continue Reading →

Bu yazıya 2 yorum yapıldı.

Londra mekanlarım

İngiltere’nin başkenti Londra, hem işim gereği en sık ziyaret ettiğim şehirlerden hem de her kişisel fırsatta Barcelona ve New York ile birlikte aklıma gelen ilk seçeneklerden.

Londra hayatınızı adamanız gereken şehirlerden. Aynen İstanbul, New York, Tokyo, Los Angeles, Paris gibi. Yaşayıp yaşayıp tüketemeyeceğiniz, sindiremeyeceğiniz türden. (Hayli keyifli, renkli, hayran bırakıcı olsa da örneğin San Fransisco, Amsterdam, Prag, Madrid ve Barcelona altından kalkabileceğiniz örneklerdendir)

Londra’ya dönersek aslında nereden başlamak gerektiğini bulmak bile mesele.

300’den fazla lisanın konuşulduğu bu şehirde İngilizce sadece bir avuç kalmış gerçek İngilizlerin anadili. Babil Kulesi’nde tanrıların gazabına uğramışların can simidinden öte bir işlevi yok. Hatta İngilizce’nin en garip hallerinin gözlenebileceği yer olarak da düşünülebilir. Mesela:

14 milyon nüfusuyla Avrupa Birliği’nin en kalabalık şehri unvanını taşıyan Londra, 40’tan fazla üniversite, 5 uluslararası havaalanı (bunlardan biri olan Heathrow gezegenin en işlek havaalanı), dünyanın en gelişmiş metro sistemlerinden biriyle sorumluluğunu yerine getirmeye çalışıyor. Her ne kadar metrosuyla ünlü olsa da şehrin 24 saat çalışan meşhur kırmızı otobüslerinin 700 hat üstünde 8 bin araçla hizmet verdiğini ve sadece haftaiçi taşıdığı insan sayısının 6 milyonu geçtiğini de unutmayalım.

Ülkenin gelirinin yüzde 20’si bu şehrin vergilerinden geliyor. Avrupa’nın en büyük şirketlerinin 100’ünün genel merkezi burada. Yine AB’nin en yüksek gelir düzeyine sahip şehri.

Kentin kendi derdi, kalabalığı yetmez gibi bir de her sene ziyarete gelen 15 milyon turistin yükünü taşıyor (Paris’ten sonra dünyada en çok ziyaret edilen şehir Londra).

Müzelerini, müzikallerini, tiyatrolarını, publarını konu olan yüzlerce kitap olduğundan detaylara girmeyeceğim. Ama biraz kendi elimin altında not olarak bulunması, daha çok da sizin görme fırsatınız olursa beğeneceğinizi düşündüğüm yerleri paylaşma adına birkaç mekan / tüyo vermek isterim.

Continue Reading →

Bu yazıya 25 yorum yapıldı.