İçeriğe geç

"myk medya" araması için 30 sonuç

Sosyal medya detoksuna başlarken

Bir gün Teknosohbet çekiminden sonra Timur odamdan çıkıp ofisin içinde kayboldu. Ne zaman düşündü, ne etti, sormaya fırsatım olmadı ama benim sosyal medyadan uzaklaşmamı kafasına takmış ve bunun üstüne bir proje geliştirmiş. O kaybolma sırasında da stüdyoya girip olayı yaymak için bir program çekmiş.

O da kesmemiş olacak bir devam bölümü daha çekti, bloga yazdı, Yahoyt’a haber etti.

Daha bana söylemediği birçok plan da cabası…

1-10 Mayıs 2010 aralığını kapsayan bu meydan okumanın şartları şöyle:

Neler yapamayacağım:

  • Hiç bir sosyal ağda tek bir harf veya gülümseme işareti dahil hiç bir eylemde bulunamayacağım. (Twitter, FriendFeed, Gtalk, buzz, messenger, vs..)
  • Hiçbir sosyal ağ uygulaması açmayacağım. Pasif izleyici olarak dahi katılmayacağım. (Kağıt çıktı bile yok)
  • Hiç bir sitede yorum yapmayacağım. MYK Medya çalışanları ve birinci dereceden akrabalar dahil hiç kimse ile chat yapamayacağım.
  • Video konferanslara katılamayacağım.

Nelere izin var:

  • Televidyon’da yer alan herhangi bir programa katılabilirim.
  • Basın toplantılarında sosyalleşebilirim.
  • Canlı seminer veya toplantılara katılabilirim.

Sizin için ‘eh canım, ne var yani?’ olabilir ama benim için durum farklı. Size sosyal medya kullanımıma dair objektif bir fikir vereceğini düşündüğüm iki ekran görüntüsünü paylaşmak istiyorum (resimlerin büyük hallerine üstlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz):

Sosyal medyaya dair dünyadan görüşler

Sosyal medyaya dair bu blogda da kalem oynatmışlığım var . BBC de bu konuya ilgi duyan kurumlar arasında. Hatta yakın zamanda sosyal mecraları öncelikli haber kaynağı olarak ilan etmişti.

Söz uçar, yazı kalırmış ama internet sayesinde değişenlerden biri de bu oldu sanırım. Benim de aralarında bulunduğum bir grup sosyal medya gözlemcisi / katılımcısını kapsayan, Faik Uyanık imzalı bence çok önemli bir bilgi kaynağı çıktı ortaya.

Önce konuşmacılara göz atalım:

MYK’nın ilk site alımının hikayesi

MYK‘dan çok söz ediyor olabilirim ama hayatımın büyük bir bölümünü de bu firma oluşturduğu için doğal olarak böyle bir sonuç çıkıyor. Bu seferki meseleyse paylaşmak için birkaç gündür sabırsızlandığım bir konuyla ilgili. Çok uzun yazmak istediğim bu konuda çok kısa bir paylaşım yapmak zorundayım şimdilik (ne yazık ki).

Video ile ilgili olduğumuz için işimiz gücümüz internetteki benzer kaynakları takip etmek. Bunların birçoğu birbirinin aynısı ve açıkçası YouTube, Vimeo ve Google Video, izlesene varken gerisine temelde ne gerek var bilemiyorum. Diğerlerinde tüketici olarak eksikliğini hissettiğim bir şeye rastlamıyorum.

Bu pazarda ciddi bir sıradanlık söz konusu. Hep aynı videolar, aynı tasarımlar, aynı hizmetler…

Ama Türkiye özelinde bir farkla…

‘Boş-beleş’ bir hayattan kesitler

Bu yazının ilham kaynağı yukarıdaki Twitter mesajım. Uzun bir metin olacağını tahmin ediyorum. Konu nihayetinde yukarıdaki 3-4 satıra bağlanacak. Neredeyse tamamı basit bir Google aramasıyla -hatta bu siteyi ziyaret ederek dahi- ortaya dökülecek hayatım (kim olduğum, ne yaptığım, ne ürettiğim) denk geldiğim bazı eleştirilerde karşıma o kadar sık çıkıyor ki, en azından kendi sitemde bir cevabı olsun istedim.

Laf sokmak, haset etmek, nefret kusmak için değil, samimi olarak merak eden birine denk gelirsem “Bak yazdım canım kardeşim, lütfen aç oku.” diye yollarım belki.

Acil değil ama çabuk çabuk olmalı

Teknolojiyle haşır neşir olanın kendine has değer yargıları vardır. Din gibi, milliyet gibi dogmatiktir, tartışılmaz. Android ve iPhone cephesini düşünün mesela. Siyasi kutuplaşmalardan farkı sandığınızdan çok daha azdır. Hepsi kendi tarafının misyoneri, tebliğcisi. Ötekinin en öteki, en münafık, en kafir olduğu mücadele.

Sürekli yenilenen, güncellenen oyuncaklarına inat şaşırtıcı derecede tutucudurlar.

Değer yargıları gibi ölçekleri de kendine hastır. Örneğin bir antropolog ya da evrim biyoloğunun zaman ölçeği yıllar; hatta yüzyıllardır. Teknoloji tutkunu milisaniyelerle uğraşır. Gözünün, zihninin algılayamayacağı kadar küçük farklarla sevinir, hüzünlenir.

iphone-palo-alto-1811_lawrence_610x407

Daha geçen gün bir arkadaşım yeni telefonuyla fotoğraf çekmek için tıkladıktan sonra kaydetmesinin 2 saniye sürmesine galiz küfürlerle isyan ediyordu.

Oysa düşününce biz (fotoğraf tutkunu o arkadaşım dahil) filmli fotoğraf makineleriyle büyüdük. Çektiğimiz fotoğrafı görebilmek için içindeki filmi bitirip makarayı fotoğraf stüdyosuna götürmek, yıkatmak ve karta bastırmak şeklinde özetleyebileceğim en az 2-3 günlük bir süreç. Üstelik neredeyse iki yüz yıl süreç aşağı yukarı böyle işledi (Polaroid‘i kapsam dışı bırakayorum). Bugünkü çocuğa anlatsan anlamaz. Yine de -bence- bugünkü kuşağın fotoğraftan aldığı keyiften çok daha fazlası alınıyordu her karede.

Keyif ile çile arasındaki bağ

Çocukluğumda en büyük eğlencem mahalledeki apartmanları dolaşıp kapıya bırakılan okunmuş dergileri toplamaktı. Harçlıktan artanı da okunmuş yabancı dergi satan dükkanlara aktarıyordum. Kimi zaman seneler öncesinin, dilini bile anlamadığım dergileri için.

Hayatımı kolaylaştıran uygulamalar

Birçok farklı alanda işle uğraşıyorum. Bir kısmını burada da paylaşmıştım. Beynimi günün her anında birkaç parçaya bölerek kullanmak zorundayım. Ne yazık ki henüz benim zihnim kullandığım cihaz ve uygulamalar kadar verimli değil (yoksa uzmanlar ortalama bir insan beyninin –şimdilik– bütün cihazlarımızdan daha mahir olduğunu savunuyor). Bu yüzden hayatımın önemli bir kısmını uygulamalara teslim etmiş durumdayım. Etrafımdaki kimilerine çok mekanik gelse de benim günümü oldukça rahatlatıyor.

Çalakalem bir yazı olacak ama hoşunuza giden örnekleri yükleyip kullanarak ayrıntılarına kendiniz vakıf olabilirsiniz diye düşünüyorum.

Evernote

Sosyal medya hesaplarımı takip edenler büyük ihtimalle Evernote ile saplantı derecesine varan ilişkime aşinadır. Bir gün hafıza kaybına uğrarsam fikri anlamda hatırlamam gereken hemen her şeyi bu uygulamada bulacağımı düşünüyorum. Evernote basit bir not tutma aracı olarak 2008 yılında hayata geçti. Muhtemelen o zamanlardan beri kullanıyorum. Bugün aklınıza gelen bütün platformlarda bir uygulaması var. En güzeli web arayüzü sayesinde herhangi bir cihazdan her şey yine elinizin altında. Yakın zamanda Türkçe desteği de geldi.

Ben ne iş yapıyorum?

Ne iş yaptığıma dair nispeten ayrıntılı bir yazıyı blogu açtığım ilk gün yazmıştım. Üyesi olduğum her sosyal ağda da insanlar kimim, neyim, bilsin diye profil sayfamda linkini veriyorum. Ama sürekli artan sayıda kişinin ‘ne iş yaptığımı’ sorması ve sorgulaması bunun yeterli olmadığını gösteriyor.

Bunda elbet benim payım da vardır. Prensip olarak (elimde birçok fırsat ve mecra olmasına rağmen) kendi işlerimden bahsetmeyi pek sevmiyorum. Muhtemelen aşağıdaki satırları okuyan pek çok kişi, bahsi geçen şeylerden ilk defa haberdar olacaktır. (Yani bunları paylaşma sebebim soranlara ‘buyur, oku’ diyebilmek içindir. Böbürlenme, caka satma gibi algılamayın lütfen).

Unutuluyoruz ey halkım, vurma bizi

MYK Medya‘yı yönettiğim dönemde babası bir suikast sonucu öldürülen bir kızla, babasının anısına düzenlenen bir projeyi hayata geçirdim. Bugün bana bunu hatırlatansa TRT Haber’de kendi programımın tekrarından sonra ekrana gelen Nuriye Akman – Özge Mumcu söyleşisi oldu.

Özge Mumcu

Ben fikirlerinden dolayı insanların öldürülmesini makul görenlerden değilim. Görenler olduğunu biliyorum. Hatta hiç ummadığım kişilerde bile kırıntılarını gördüm. Hayatını fikir toplamaya, biriktirmeye adamış biri olarak bunu anlayabilmem mümkün ama kabul edebilmem değil.

Özge Mumcu, Uğur Mumcu‘nun kızı. İki çocuğundan biri. Acısını hiç tanımadan paylaşmaya çalışanlardan biri olarak ekranda izlerken eskilere gitti aklım.

Bütün kitaplarını belki defalarca okuduğum, yazılarını takip ettiği bu adam otomobiline yerleştirilen bombayla parça parça dağılırken ben Las Vegas’ta macera dolu bir tatildeydim. Beş kuruşsuz günlerimden birinde 25 centlik slot makinasında oynamak için ayırdığım toplam 5 dolarımla o dönemler Türkiye’ye yeni giren, çok popüler (ve pahalı) Levi’s 501 parasını çıkartmaya çalışıyordum. Outlet mağazasında 32 dolardı ve o kadar para kazanmam gerekiyordu. Üstelik kumarın hiçbir türünden anlamıyor ve oynamayı sevmiyordum.

Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım

Bu yazının yer aldığı kategorinin adı ‘Kişisel’. Ailemi ilgilendiren kısmı haricinde (sosyal mecraları kullanmayı bilene) hayli şeffaf bir hayatım olmakla birlikte yine de bazı şeylerin burada altını biraz daha çizmek, eşelemek istiyorum.

Hayatım fazlasıyla yoğun, malum. İş denen illet, bir habis gibi hayatımın her tarafına saçılmış durumda. Sebepsiz yere de değil aslında. Çalışarak bir şeyi başarmanın, ortaya çıkarmanın hazzı başka çok az şeyde var. Sıfırdan bir şeyleri var edebilmek, onu kabul ettirmek, geliştirmek insanın yaşadığı zaman dilimindeki tek avuntu kaynağı. Üstelik sonu da yok; iş asla bitmez.

Benim hep yoğun bir hayatım oldu. Boşlukta kalmaktan korktum. Miskinliklerim okulda teneffüs aralığında içilen kaçamak sigaraların tedirginliğinde geçti. Ki sanılanın aksine aslında çalışmayı sevmeyen; hatta özünde tembel bir insanım. Tek farkım geleneksel tembeller gibi yan gelip yatmak, ertelemek yerine inadına çalışıyor olmam.

Üstelik yakın dönemde hayatımdaki bütün parametreleri altüst eden bir gelişme oldu: baba oldum.

Ali ve Zeynep doğduğu sırada Doğan TV Holding’te taze bir heves ve geniş yetkilerle; belki de hayatımda plaza kariyeri adına edinebileceğim en üst düzey pozisyonda çalışıyor; bir yandan da Radikal gazetesindeki sayfamı hazırlamaya devam ediyordum.

Aradığınızı bulamadınız mı? Başka şekilde arayın: