Porsche Boxster ile birkaç günün özeti

Bu hafta Alman otomotiv ikonu Porsche’nin Türkiye temsilcisi Doğuş Otomotiv’in Yönetim Kurulu Başkanı Ali Bilaloğlu beni kişisel Youtube kanalı için bir söyleşiye davet etti. Davetin en tahrik edici ayrıntısı, söyleşiyi bir Porsche kullanarak yapacak olmamızdı. Bir an bile düşünmeden kabul ettim.

Yakın arkadaşlarım için sıradan bir bilgi ancak beni özellikle Instagram’da takip edenler Porsche takıntımın farkındadır. Ali Bey çok daha doğal sebeplerden ötürü beni çırak çıkaracak kadar büyük Porsche tutkunu çıktı. Zira kendisi 1997 yılında Porsche’nin Stuttgart’taki ana merkezinde Avrupa’dan Sorumlu Satış ve Pazarlama Direktörü olarak görev almış. Hatta markanın (ben dahil birçok kişi tarafından) hayli eleştiri alan SUV ve sedan araç üretme kararlarında (müspet) oy kullanarak pay sahibi olmuş nadir kişilerden biriymiş.

Sohbetimizde model isimlerinin kökenlerinden renklere, kategorilerden tüketici profillerine kadar pek çok konuya girdik ancak burada bahsedip rol çalmayayım; meraklısı kendisinin paylaşmayı uygun gördüğü kadarıyla -yayına girdiğinde- izler.

911’in bendeki izleri

Buluşmanın en hesapta olmayan sürpriziyse sohbet sonrasında kullandığımız Porsche Boxster GTS’in birkaç gün bende kalacak olmasıydı! Bunun benim için anlamını burada özetlemem kolay olmasa da denemek isterim.

Çocukluğumu geçirdiğim İstanbul / Yeşilköy’de ilkokuldan liseye kadar mümkün olan her fırsatta eve dönüş yolumu epey uzatma pahasına İstanbul Caddesi üzerinden yürürdüm. Çünkü oradaki sahil köşklerinden birinin yola bakan bahçesinde bir Porsche 911 dururdu. Çok sonraları o evin (ve arabanın) rahmetli oyuncu Ayhan Işık’a ait olduğunu öğrendim. Sanıyorum o dönem eşi kullanıyordu. Her gün -biraz da çekinip utanarak- dakikalar boyu durur o arabayı izlerdim. En az 10 yıldır araç satış sitelerinde satılık Porsche 911’ler için alarm kuruludur ve her gün mutlaka satışa çıkan her birine bakar, incelerim. Kütüphanemin bir bölümü tamamen bu araçla ilgili yazılmış kitaplara ayrılmış durumda ki bir kısmının yazıldığı dili bile okuyamıyorum. Her Şey Çok Güzel Olacak filmindeki Nuri gibi diyelim.

Gelgelelim bugüne dek bir kere dahi Porsche kullanmadım! Bu buluşmaya kısmetmiş meğer. Bu ayrıntı Ali Bey için de büyük sürpriz oldu elbette (Almanya’da çalışırken şirket aracı olarak hava soğutmalı 911 Turbo kullandığını öğrenmek de bende benzer etki bıraktı).

Sohbeti ve çekimi bitirdik, ardından beraber bir öğle yemeği yedik ve İŞTE O AN! Boxster ile başbaşayım!

“Metallica stüdyoda iyi ama konserde su kaynatıyor”

Porsche camiasında kökenini bulamadığım “Boxster, Porsche’den sayılmaz” gibisinden garip bir muhabbet var. Bunu biraz ortaokul – lise yıllarımızdaki Metallica’nın konser performansı tartışmalarımıza benzetiyorum (hayatında bir rock konserine dahi gitmemiş, Metallica’nın klibini dahi ancak Şener Yıldız’ın TRT’de sunduğu Rock Market programında çıkarsa izleyebilen zavallı tiplerdik oysa).

Tenteli, kırmızı bir Porsche 718 Boxster GTS ile geçirdiğim dopdolu bir 5 günün ardından anladım ki bu araca ‘Porsche bu değil’ türünden laf edenler en hafifinden insafsız, tatminsiz ve vicdansız bir karaktere sahiptir 😉

Olayı biraz yumuşatarak şöyle de ifade edebilirim: Boxster GTS böyleyse 911’i hayal bile edemiyorum!

Yediğim, içtiğim benim olsun

Bu yazıyı yazma sebebim araç tanıtımı değil. Çok yoğun bir dönemime denk gelmeseydi ve çekim / kurgu için yardımcı olacak birileri olsaydı onu da seve seve yapardım. Bu yazıda daha çok ‘bir spor araç sahibi olmak’ ile ilgili izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. Çünkü daha önce Ferrari’den Lamborghini’ye çeşitli spor araçları deneme fırsatı bulduysam da uzun süreli (günlere yayılan) bir tecrübem olmamıştı. Bu seferki başka türden gözlemlere vesile oldu.

(Bir ön bilgi: kendi aracımı normalde senede sadece 5-6 kere – tatil seyahatlerinde- kullanıyorum. Genellikle metro, metrobüs ve yürüyerek ulaşım işimi hallediyorum. Beni çok hareketsiz bıraktığı için motosikletimi de 1,5 yılı aşkın süredir kullanmıyorum):

  • Öncelikle aşikar bir ayrıntı: bu araçlar rengiyle, üstü açık oluşuyla, tasarımıyla, motor sesiyle, osuyla / busuyla fena halde dikkat çekiyor. Bu kimileri için güzel, istenen bir şey olabilir. Beni biraz rahatsız etti. Kendimi bir otomobil ile tanıtmak, ispatlamak, var etmek, göstermek istemem. Kimilerine narsisistik gelebilir ancak ben, bir spor araçtan daha fazlasıyım. Fakat şuna emin olun ki bu araçların içine odun koysanız dahi insan muamelesi görür. Ama şu ‘zengin piçi’ yaftası çok fena, alışmak zaman istiyor. Bu tip arabaları gösteriş için değil, aşık olduğunuz için aldığınıza kimseyi inandıramazsınız.
  • Yine de her ne kadar yırtıcı bir tasarıma sahip olsa da Porsche kategorik olarak egzotik süper spor araçlar kadar aykırı durmuyor ve dikkat çekmiyor. Şehir (şehirden kastım her yanı çukur, hız kasisi, kuka, kapan ve bilimum çöp ile bezeli İstanbul) içinde dahi rahatlıkla kullanabiliyorsunuz. Örneğin çok alçak olmalarından dolayı Ferrari, Bugatti tarzı araçları sürebileceğiniz yollar dahi sınırlı.
  • Otomobilleri hayatlarının merkezine yerleştirmiş bir grup insan var. Her model hakkındaki her şeyi biliyor ve bunu konuşmak istiyorlar. Yolda sürekli birileri durdurup bir şeyler sordu, anlattı… Bu kısım biraz usandırıcı.
  • Böyle bir araçla girdiğiniz her yerde ekstra bedeller ödemeyi göze alın. Fiyat tarifesi olmayan otoparklar ya da park eden kahyalar (vale mi desek?) dahi size normalden fazla fiyat çekiyor. Hatta bir seferinde park ETMEDİĞİM otoparkın görevlisi yanıma gelip “Arabanı çok sevdim kardeş, Allah seni kazadan beladan korusun, bir güzellik yap şu kardeşine” dedi. Dua bile tarifeye tabi.
  • Yolda çeşitli vesilelerle bir şey satan ve para dilenenlerin hepsiyle mutlaka tanışacaksınız. Ve sizden bir şeyler koparabilmek için ölümüne mücadele edecekler. İstanbul trafiğine aşina olanlar bu muharebenin bazen yarım saate varan münasebetlere denk geldiğini tahmin edecektir.
  • 2 koltuklu araç kullanmak farklı bir deneyim. Bu zevki 2 çocuğumla aynı anda tadamadığım için üzüldüm (911’i sevmek için bir sebep daha). Fakat (aynen Volkswagen Karmann gibi) hem ön hem arkada bagaj olması da büyük ayrıcalık.
Mini figürüm Ali ile Babalar Günü hatırası. Kireçburnu’nda denize girmeden hemen önce.
  • Dakikada 6 bin 500 devirle çalışan 365 beygirlik bir motorun varlığını hemen sırtınızda hissetmek hayli sıradışı. Motoru arkada olan 911’in tersine 718’lerde motor arka aks ile sürücü arasında (yani aracın ortasına daha yakın) ve bu gücü çok daha net hissetmenize yol açıyor.
  • Trafikte seyir halinde etrafınızdaki araçlar kabaca ikiye ayrılıyor. Bir grup sizden uzak durmaya çalışırken hiç azımsanmayacak oranda bir grup ise sürekli kapışmak istiyor. Sakin sakin ilerlerken bir anda yanınızda aragazlar vererek seyreden bir araç beliriyor, hopluyor, zıplıyor, el-kol ediyor… Kimseyi rencide etmek istemem ama içlerinden bazıları neyine güvenip buna cür’et ediyor çözemedim. Kimseyle yarışma, kapışma ihtiyacı hissetmedim. Galiba bu kategorideki araçların en güzel yanı da bu 🙂
  • Gece-gündüz otomobilleriyle turlayan bir grup insan aramızda yaşıyor. ‘Piyasacı’ kategorisindeki bu grubu yayayken fark etmemiştim. Bu 5 gün içinde hepsini belledim. Ne iş yaparlar, piyasadan ne kaldırırlar, benzin parasını neyle denkleştirirler bilemedim ancak devriye polislerinden daha geniş kapsama alanlarını çok daha titizlikle turluyorlar.
  • Merak eden olacaktır elbet; 2.500cc motorlu bir performans aracı olduğunu göz önünde bulundurunca yakıt tüketiminde gayet makul olduğunu söylemem gerek. Sakin bir kullanımda 100km’de 10-13 litrelik tüketim aralığına sahip (kendi aracım 5 silindirli 2 litrelik turbo motora sahip bir sedan ve ortalama 10 litre tüketiyor). Ancak ‘niyeti bozarsanız’ Porsche yakıtın hakkını veriyor.
Kadranın tozu, üstü açık aracın İstanbul ile imtihanından hatıra.
  • Bir yerde polis çevirmesi varsa emin olun ki çevrileceksiniz. İstisnasına rastlamadım. Günde 6-7 defa çevrildiğim oldu. Hepsi de aracın fiyatı, kasko prim bedeli, yakıt tüketimiyle ilgili şeyler sorup durdu. Hatta bir tanesi cevapları aldıktan sonra evrakları dahi sormadan “Tamam geç” dedi 🤔
  • İstanbul’da trafik akıl ve mantık sınırlarının ötesine taşmış. “Çözerim” diyene asla inanmam. Aracın performansını ölçmek için ara vites hızlanmalarına bakayım dedim. Önümün boş olduğu bir yol bulabilmek için Kilyos sırtlarından başlayan arayışım Tekirdağ’da son buldu (200 kilometrelik bir yoldan söz ediyorum) Her gün mecburen araç kullananlar ne yapıyor, o çileye nasıl tahammül ediyor aklım almadı. İnsan her şeye alışıyor belli ki. Metronun, medeniyetin gözünü seveyim 🙂 Neyse ki hevesimi bir konuşma için gittiğim Bursa yolunda aldım. Hiç bitmesin istediğim tek seyahatti sanırım. Onun için olacak, rotama Gölcük durağını bile ekledim!
  • En önemlisi anladım ki insanın en büyük sınavı, böyle bir aletin idaresindeyken efendiliğini, sükunetini koruyabilmekte. Eline yetki geçen siyasi ve idari yöneticilerin nasıl olup da kolayca şirazeden çıktığını gösteren muhteşem bir vesile oldu bana. Birkaç saniye içinde 280 km/s hıza ulaşabileceğini bilmenin güven ve konforu en az o hıza ulaşmak kadar keyifli oysa. Stan Lee’ye yönelik hürmet ve saygım bir kat daha arttı sayesinde.

“Kardeşim amma övdün, hiç mi kusuru yok aletin?” diyecek olanların da yüreğine su serpeyim. Var elbet. Ama Metallica’nın konser performansından hallice.

  • Benim kullandığım donanımda otomatik klima yoktu. Dolayısıyla klima akışının soğukluğu ve şiddetini sürekli elle ayarlamak gerekiyordu (Bkz: aşağıdaki görsel). Oysa ben 22 dereceye sabitleyip otomatik moda alarak kullananlardanım. Sürekli klimayla uğraşıp durmak zorunda kalmak sıkıcı, gereksiz.
  • Konumu ve açısı yukarıda da göreceğiniz gibi vites topuzu özelikle klima sistemiyle ilgili bazı düğmeleri perdeliyor. Bunun için içeride biraz akrobasi yapmanız gerekiyor.
  • İki koltuklu ve küçük kabinli bir araç olmasına rağmen sıcak havalarda kabini serinletmek normal bir araç kadar zaman alabiliyor (maksimum serinletme modunda dahi).
  • Kabin içi eşya saklama gözleri şaşırtıcı derecede küçük. Örneğin kol dayama konsolunun gözüne sadece 1 cep telefonu sığıyor!
  • Apple CarPlay ve Android Auto‘nun ne büyük nimet olduğunu anladım. Benim aracın konfigürasyonunda yoktu. Ya da ben bulamadım / beceremedim. Dev bir dokunmatik ekran varken nasiplenememek üzücüydü.
  • Telefonunuzu eldiven (torpido) gözündeki USB yuvasına takıp şarj edince Bluetooth ile bağlantı özelliği ortadan kalkıyor. Bu benim için bazı uygulamalarda sıkıntı çıkarttı.
  • Araç tenteli (cabriolet) olduğu için hareketli parçaların menteşelerinden sarsıntılı yollarda hafif ses geliyor. Gerçi bu bir test aracı ve eminim epey hor kullanan da olmuştur. Bununla bağlantılı da olabilir. Bilemedim.
Dosta güven, düşmana korku veren; “efendi ol, aklını alırım” adlı bakışım.

Uzatmamak için burada keseceğim daha böyle nice gözlem ve anıyla yaklaşık 5 günlük ve 872 kilometrelik serüveni tamamladım. Litresi 6,78 Liradan 44 litre yakıt ile deposunu doldurarak aleti yeniden Maslak Doğuş Otomotiv’e teslim ettim. Vodafone / Maslak metro istasyonundan trene binerek Osmanbey’de indim ve yürüyerek eve döndüm. Motorunun hırıltısı hala kulaklarımda.

Vedalaşmak kelimenin tam anlamıyla zordu ama alışırız elbet 😀