Archive | Memleket Halleri

Türkiye’ye has olaylar. Hes doğrusu, pes doğrusu!

Nihat Hatipoğlu tadında ekonomiye bakış

İnternetin bu kadar yaygın olmadığı dönemde televizyon daha büyük bir ortak paydamızdı. Bugün kaç kişi hatırlar ama Ayşe Özgün’ün sabah programları efsaneydi. En hayret verici bölümler Cuma gününe denk gelirdi. Nihat Hatipoğlu öncesi -ilk- İslami TV starımız Yaşar Nuri Öztürk Cuma günlerinin sabit konuğuydu. Her zamanki huysuz, aksi, sinirli haliyle stüdyodaki kadınların çileden çıkartan sorularına sınırlarda gezen bir sabırla cevap vermeye çalışırdı.

5820131409293012012_2

Beni şaşırtan kadınların akla hayale sığmayan soruları değil; iman edip kurallarına uymak zorunda hissettikleri dinin kitabını neredeyse hiçbirinin okumamış olmasıydı.

Belki çoğu hayatlarının sonuna kadar da okumayacaktı. Ve bu durum onları hiç rahatsız etmeyecekti.

Hayatımızın en az din kadar içinde olmasına rağmen hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz bir diğer konu ise ekonomi. Dünyanın en yüksek enflasyon oranıyla en uzun süre yaşamış ülkeyiz ama daha enflasyonun anlamını bile bilmiyoruz.

Her ‘enflasyon düştü’ açıklamasından sonra fırsatçı, zalim muhabirin eline mikrofonu alıp semt pazarındaki zavallı teyzeye “enflasyon düşmüş, hissettiniz mi?” diye sorması da bu yüzden.

Muhabir bile enflasyon düşünce fiyatların düşeceğini sanıyorsa vatandaş ne yapsın?

Onun hesabı da ayrı mesele ya, neyse.

Continue Reading →

Bu yazıya 21 yorum yapıldı.

Demokrasilerde kaybeden yoktur

Türk Dil Kurumu’nun ‘halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi’ şeklinde tanımladığı demokrasi milattan önce 5. yüzyıla dayanıyor. Doğrudan ve temsili olarak iki türü var. İnternet çağı için ilk hali akla daha yatkın, gerçeğe dönüşmeye her zamankinden daha yakın geliyor ama gidişat pek öyle değil.

Ve bütün akla yatkınlığına rağmen 2 bin yıl sonra bile hala dünyanın farklı yerlerinde tartışıldığına göre ya anlamakta zorlanıyor ya da uygulamasında bazı yanlışlar yapıyoruz demektir.

The-Best-Argument-Against-Democracy

Türkiye’nin halkın oy kullandığı ilk Cumhurbaşkanlığı seçimini henüz geride bırakmışken (propaganda töhmetinden muaf kalacağı ümidiyle) demokrasinin benim için anlamına dair birkaç kelam edeğim.

  • Demokrasinin en önemli kriterlerinden biri ‘oy vermeye uygun’ herkesin eşit temsil hakkı olmasıdır. Her seçimde biraz daha cılızlayan haliyle duyduğumuz “benim oyumla çobanın oyu bir mi?” yakınmasının demokraside karşılığı yoktur. Çobanın da Nobel ödüllü fizikçinin de oyu aynı değere sahiptir. Bu tip hayıflanmaların altında yatan hayalkırıklığını çobanların dahi temel insani değerlere ve düşünme yetkinliğine sahip olduğu bir düzeni kurarak giderebilirsiniz.
  • Demokrasi aynen 3 robot yasasında olduğu gibi kendini yok etmek için kullanılamaz. Demokrasi halkın beklentilerinin, önceliklerinin zamanla değişebileceği ihtimalini asla göz ardı etmez. Dolayısıyla demokrasi (kendi mantığında) “biz artık demokrasi istemiyoruz” tarzı bir Order 66 aracısı olamaz. Kendisinin sigortasıdır.
  • (Temsili) demokrasi beklentilerinizi, fikirlerinizi, arzularınızı, hayallerinizi ve bazen de en pragmatist haliyle çıkarlarınızı koruyup temsil edeceğine inandığınız kişiler üstünden yürür. Bu kişileri belirleme kabiliyetiniz temsiliyetin de derecesini belirler. Örneğin Türkiye’deki gibi bütün adayları Genel Başkanların ve/veya delegelerin belirlediği tarzın demokrasi şerbeti azdır.

Şimdi gelelim benim için en önemli kısma.

Continue Reading →

Bu yazıya 13 yorum yapıldı.

Vecihi Hürkuş’u bilir misiniz?

Bu yazıda Türkiye’nin akıllara durgunluk veren ama yaşananlara bakınca epey tanıdık gelecek hicranla dolu havacılık tarihini özetleyen yüzlerce sayfalık kitap ve kaynaklardan süzdüğüm bir özeti okuyacaksınız. Lütfen üşenmeden okuyun.

Bir nimet gibi görülen petrolün ekono-politik eksende nasıl bir belaya dönüştüğünü son derece etkileyici bir şekilde anlatan 2005 yapımı Syriana filminin unutamadığım sahnelerden birinde ekonomist kimliği altında CIA adına çalışan Bryan Woodman (Matt Damon) ile petrol zengini ülkenin Prensi Nasır arasında şöyle bir konuşma geçer:

Prens Nasır: Oxford’da eğitim aldım. Georgetown’da doktora yaptım. Bir parlemento kurmak istiyorum. Kadınlara seçme hakkı tanımak istiyorum. Bağımsız bir yargı istiyorum. Spekülatörleri aradan çıkartacak yeni bir petrol takas borsası kurmak istiyorum. Neden en büyük petrol şirketleri New York ve Londra’da ki? Bütün enerjimi rekabetçi bir teklif yapısı kurmaya hacarayacağım. Petrolü senin önerdiğin gibi İran ve Avrupa’dan boru hatlarıyla aktaracağım. Tankerlerle Çin’e yollayacağım. Halkımın daha fazla kazanması için karı ve verimi arttıracak her şeyi yapacağım. Bu karla ülkemi yeniden kuracağım.

Bryan: Bu harika. Yapman gereken tam da bunlar.

Prens Nasır: Kesinlikle. Elbette senin başkanın babamı arayıp “Teksas, Kansas ve Washington’da işsizlik var” demediği sürece…

(Syriana filmini daha iyi anlayabilmek için Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları adlı 3 ciltlik kitap serisini mutlaka okumalısınız (1, 2, 3). Hayattaki pek çok şeye bakışınızın değişeceğine bahse girerim)

Yeni ülkenin cesur umutları

Geleceğin en etkili silahı da aracı da hiç kuşkunuz olmasın uçaklardır.
Bir gün insanoğlu uçaksız göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de Ay’dan bizlere mesajlar yollayacaklardır.
Bu mucizenin gerçekleşmesi için 2000 yılını beklemeye gerek kalmayacaktır. Gelişen teknoloji bize daha şimdiden bunu müjdeliyor.
Bize düşen görev bu konuda Batı’dan geri kalmamayı sağlamaktır.

(Mustafa Kemal Atatürk’in 1936 yılı Eskişehir Havacılık Okulu açılış konuşmasından)

2012’de düzenlenen Başarısızlık Zirvesi‘nde konuşma yapmam istendiğinde çatıyı güncel başarı ve başarısızlık kavramlarımızın gerçek karşılıklarından ne kadar uzakta olduğunu anlatmak üzerine kurmaya karar vermiştim. Örneklerimden birisi motosikletimin isminin ilham kaynağı (ve bu ülke tarihinin en büyük ‘gerçek başarı’ öyküsü) olan Vecihi Hürkuş‘tu.

Sunumun sonunda etrafımı saranların hemen hepsi bana Hürkuş’u soruyor, böyle bir karakteri nasıl hiç duymamış olabildiklerini anlamaya çalışıyorlardı.

Vecihi Hürkuş

Vecihi Hürkuş

Size çocukluk kahramanım Vecihi Hürkuş’u kısaca anlatmaya çalışacağım. Ama önce bir özet izleyelim:

Continue Reading →

Bu yazıya 51 yorum yapıldı.

Güçlülerle savaşmanın kıvancı

Yıkılmayan Adam filminin meşhur tiratını hatırlayalım:

Parayı bulmak da yeterli değil. Onu işletmek, paraya para doğurtmaktır marifet. İnsan yakaladığı fırsatı değerlendirmezse, ona ulaşmak için en yakınını bile çiğnemezse hiçbir zaman üne servete kavuşamaz!
Beni şimdi iyi dinle delikanlı. Benim dünya görüşüm paraya dayalı bir işadamının dünya görüşüdür. İktisat adlı ilmin yapıcıları biziz. Sen sanıyor musun ki devletleri bir takım devlet adamları yönetir? Devlet bir sembol; o sembolü simgeleyen adamlar birer göstermeliktir.
Aslında söz sahibi benim, ben, BEN!
Ben istediğim için o umum müdür oradadır. Ben böyle istediğimden bilmem kim Mebus, bilmem kim Bakan olmuştur. Ben istedim mi birden altüst olur ekonomi dünyası. Mort olur bütün iş hayatı!
Doğrusu şudur: değişme imkanı olmayan şeyi değiştirmek deliliktir.
Zengin zengindir, fakir fakirdir!

Sosyete güzellerini düşünürken aklıma geldi.

Bu yazıya 3 yorum yapıldı.

Beyaz giyme toz olur, ağaç deme suç olur

Durum böyle olunca geriye doğal dünyayı yok edip, yerine yapay bir dünya koymaktan başka yapacak iş kalmıyor. Bizi hiç kimseye hesap vermek zorunda bırakmayacak, gerçeğiyle hiçbir benzerliğe sahip olmayan bir dünya istedik. Böylelikle doğal dünyaya özgü bütün görünümlere son veren devasa bir teknolojik girişim başlattık. Doğal dünyanın yerine zorla yapay bir dünya koyma girişimi uzun vadede doğal olan her şeyi yadsımamıza yol açabilir. (Jean Baudrillard / Şeytana Satılan Ruh)

Sosyal medyaya giderek daha az bakmaya başladığımı fark ettim. Gündeme kapılmak diye nitelendirdiğim bir hastalığın pençesine itiyor hepimizi. O an takip ettiğimiz kişilerin konuştuğu şeylerin dünyanın en önemli meselesi olduğuna inanıyoruz. Hatta o kadar inanıyoruz ki, başka bir konuya tahammülümüz kalmıyor. Belki en acı verici yanı da bu. Hiçbir toplantı ya da görüşmenin yer almadığı Perşembe günüm ajandamda çürük diş gibi sırıtıyordu. 1 Mayıs tatilini bu sayede hatırladım. Bizimkiler Salı günü  tatil için Ağva‘ya gitmişti. Onları ziyaret etmek için gayet uygun bir gün gibi görünüyordu (bilmeyenler için Ağva, İstanbul’a 100 km uzaklıkta, doğal ortamını ‘nispeten’ korumuş -o klasik tanımla- şirin bir tatil beldesi).

Ağva güzergahı gayet keyifli bir yola sahip. Ama takvimler 1 Mayıs’ı gösterdiğinde ‘keyfin’ beklentisi bile abes kaçıyor (sebebini merak ediyorsanız aşağıdaki bölüme göz atın. Yoksa kafayı dağıtmadan doğrudan devam edin derim).
Continue Reading →

Bu yazıya 17 yorum yapıldı.

Sansürün yeni kılıfı: buzlama!

Türkiye Cumhuriyeti’nin internet ile savaşı kıran kırana sürüyor.

Geçtiğimiz hafta Türkiye’ye gelerek üst düzey temaslarda bulunan Twitter yönetimi bugünden itibaren bazı hesaplara Türkiye’den erişimi engellemeye başladı. Olayın önünü ardını merak etmiyorsanız aşağıdaki özeti atlayıp devam edebilirsiniz.

Hızlandırılmış 17 Aralık ve sonrası sosyal medya özeti

Bugünlerde Türkiye’de demokrasi ‘dik durma’ gibi terimlerle tanımlanıyor. Tarafların uzlaşması ya da hakça temsil edilmesinden çok bir düello mantığı hakim. Bir tarafın mutlaka kazanması, diğerinin mutlaka kaybetmesi gerekiyor. Bir taraf mutlak iyi, diğeri mutlak kötü. Kazanan her şeye yönelik tam yetki sahibi.

Ve elbette böyle bir dönemde her fikrin, herkesin aynı anda bir arada yer alabildiği sosyal medya tahammül edilemez bir ortama dönüşüyor.

2014 yerel seçimleri öncesi patlayan 17 Aralık operasyonunun ardından sosyal medya karşıtı alerjik reaksiyon zirve yaptı. Bu süreçte Youtube ve Twitter TİB (hükümet) tarafından yeni internet yasasının verdiği yetkiye dahi aykırı olarak tamamen sansürlenmişti. Ardından duruma yönelik kişisel bir itirazı haklı bulan Anayasa Mahkemesi’nin engellemeyi kaldırma kararı bile duymazdan gelinmiş, muteber karşılanmamıştı. Yetmez gibi bu tip başvuruların bir daha yapılmasını engellemek için hükümet tarafından girişim başlatılmıştı.

Sosyal medyanın kökünü kazımaya and içen; hatta bunun uğruna paralel internet kurmayı bile göze alan yöneticiler geçtiğimiz hafta Twitter’ın üst düzey yöneticisi Colin Crowell‘ı ülkeye çağırıp fırçalamış, Türkiye’de bir ofis açmalarını istemiş ancak istediğini alamamıştı. Aynı dönemde ABD gazetesi The New York Times, Twitter’a bir çağrıda bulunarak boyun eğmemesini talep etmişti. Yine de ilginç bir ayrıntı olarak yeni bir ‘ara çözüm‘ gündeme geldi. Twitter sakıncalı hesapları Türkiye’den bağlanan kullanıcılara göstermemeye başladı (teknik tabiriyle sansür).

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay bu gelişmeyi Twitter’ın sonunda hizaya gelmesi şeklinde özetledi.

Türkiye’nin hükümet / adalet eliyle yaptığı engellemeleri VPN ile aşmak mümkün. Ancak bizzat suyun başını tutan vanayı kısınca seçeneklerimiz azalıyor. Ne mutlu ki Twitter’ın bu yeni sansür metodu sadece Türkiye’den bağlanan ve ülkesini Türkiye olarak belirleyen kullanıcıları bağlıyor (dünya duysun; yeter ki biz duymayalım zihniyetini biz çok ama çok iyi biliriz).

Örneğin Haramzadeler isimli hesap bu kapsamda engelli ve Türkiye’den bağlanmaya çalıştığınızda karşınıza şöyle bir ekran çıkıyor.

haramzadeler

Meraklısı için Twitter’ın bu uygulamayla ilgili kapsamlı bir açıklama sayfası bulunuyor. Sonuç olarak Twitter ayarlarında ülkenizi Türkiye dışında bir ülkeye ayarlayarak (ve elbette VPN kullanarak) sansürü aşmak mümkün (Dijital Göçmen dedikleri bu muydu yoksa?).

twitter-ulke-ayari

Diğer bir açıdan bakınca bu tip çözümlerin esas vuracağı alan Türkiyeli kullanıcıları hedefleyen Twitter reklamları. Onu da Twitter düşünsün artık.

Bu yazıya 10 yorum yapıldı.

Tatava deyip de geçme

NOT: Sabah erken saatlerde çalakalem yazdığım bu yazıyı yayınlamak için seçim yayın yasağının bitmesini bekledim. İçinde bolca link var. Anlatmaya çalışacaklarım bu linklere tıklayıp göz gezdirirseniz daha anlamlı hale gelecek. Ve lütfen unutmayın burası şahsi blogum. Tamamen kendi bakış açımdan, kendi hayatıma ait kesitler içeriyor. Mümkünse sizi değil, beni bağlasın.

Marifet diye söylemiyorum ama ben hayatımda hiç oy kullanmadım. Kibir, umursamazlık ya da apolitik olmaktan değil. Bir siyasi görüşüm elbet var ama şu güne dek beni temsil edebileceğini düşündüğüm bir kişi ya da partiye denk gelemedim. (Temsili demokrasi zor zenaat). Her şeye binbir kulp takan; armudun sapı, üzümün çöpü diyen çevremdeki bir kısım insanın böylesi kritik zamanlarda nasıl aniden netleşebildiğini hep gizli bir imrenmeyle takip ettim. Bir yandan da iktidara taşıdıklarına yönelik pişmanlıklarını dinlediklerim yüzünden ürkekleştim. Onaylamadığım bir şeyin parçası olmak istemedim.

Şu güne kadar ne birinin oy verme hevesini sorguladım, ne kime oy verdiğini sordum, ne de öncesinde kararını etkilemek için bir çabaya girdim. Herkesin, mümkün olan her şeyde kendi kararlarını kendi vermesi gerektiğini düşünüyorum. Hele böylesi bir konuda.

Yakın çevremdeki genel eğilim biraz farklı.

Oy kullanmaya karşı direncimi bilen eş, dost, akraba seçim yaklaştıkça usulca yoklamaya başladı. Sonra bu yoklamalar hafif şiddetli psikolojik baskıya dönüştü. Bu seçim dönemin şimdiye kadarkilere hiç benzemediğinin ve çok farklı anlamlar taşıdığının gayet farkındayım. Üstelik tamamen bana özel bir ayrıntı olarak artık ilkokul çağına gelmiş iki çocuğum var ve bu ülkenin iyisinden de kötüsünden de nasiplerine düşeni alıyorlar. Bizden farklı olarak önlerinde uzun; zorlu bir gelecek var.

Yine de detaylarına birazdan gireceğim sebeplerden dolayı kafa karışıklığım geçmiyordu. Yakın geçmişi kabaca gözden geçirmeye karar verdim.

Continue Reading →

Bu yazıya 29 yorum yapıldı.

Çocuklar öldürülmesin

Kızım Neynep Haziran’da 6 yaşına girecek. İkizi Ali ile konuşmayı öğrendikleri günden bu yana zihinlerinde oluşan tükenmez merakı, her gün sordukları yüzlerce soruyla gidermeye çalışıyorlar. Her birine anlamlı cevaplar vermeye çalışıyoruz. Her cevapla bir insanın zihnini kodladığımızın bilinciyle.

Ve bu bazen çok zor bir işe dönüşebiliyor.

Zeynep’in ölüm kavramına anlam veremediğim, takıntı ölçüsünde bir ilgisi var. Tam olarak ne olduğunu anlayabildi mi bilemiyorum. Ama kısacık hayatında ölümüne üzüldüğü iki kişi var: doğumundan önce kaybettiğimiz Barış Manço ve 4 yıl önce kaybettiği dedesi.

Barış Manço şarkıları duyunca gözleri yaşarıyor. Bir kenara kıvrılıp kalıyor. Teyzesiyle izlediği adını hatırlayamadığım bir yarışmada gözünü kırpmadan izlediği (oğlu) Doğukan’a aşık. Dedesiyle anıları hala taze olduğu için tepkileri daha farklı elbet.

Beyazlayan saç ve sakallarımdan ya da yaşlılıktan konu açıldığında bana hep “sen de ölecek misin?” diyor. “Evet, ben de öleceğim” diyorum. Hayata yönelik en kesin beklentim bu. O meşhur Yunan deyişinde olduğu gibi ‘babalar evlatlarını gömmemeli‘. Sıralı ölüm denen bir şey var. Ona katlanmak daha kolay oluyor. Sıra bozuldu mu zihnin isyanı da büyüyor.

berkin02Dün Berkin Elvan hayata gözlerini yumdu. Seneler sonra internet gayyasında birileri bu yazıya denk gelir de kimmiş diye merak eder diye söylüyorum: Berkin, 1999 doğumlu İstanbullu bir çocuktu. Yanlış bir zamanda, yanlış bir yerde, yanlış işlerin, yanlış çözüm yolları sırasında, yok yere canından oldu.

Continue Reading →

Bu yazıya 35 yorum yapıldı.

En mühim mesele

Vakit buldukça eski yazılarıma bakıyorum. Politik görüşlerim satır aralarına fazla ‘bulaşmış’ gibi geliyor. Ben her zaman özgür iradeye inandım. İnsanların yeterince bilgiye ulaştıktan sonra önünde sonunda mutlaka mantıklı, anlamlı olana yöneleceğini düşündüm (ulaştığı bilgilerin farklı görüşleri kapsayacağını varsayarak elbette).

huzurveguvenicin

‘Lafın tamamı deliye söylenir’ şiarına tutunduğum için karşı tarafa bir düşünme, esneme payı bırakmayı da seviyorum. Çünkü aslen kim olduğumuzu o küçük hareket alanlarında gösteriyoruz. Bir hata yapanı görünce kimimizin nasihat verip kimimizin kakalak ezer gibi kafasına tekme gömmesi bu yüzden.

Eğriyi-doğruyu aşağı yukarı hepimiz bal gibi biliyoruz ama hepimizin kendi aklınca mantıklı üslubu ve bol bol ‘ama’ları var. İşte ne oluyorsa o ‘ama’lar arasında oluyor. Her kusuru, her kabahati sihirli bir tılsım gibi çözen bir ‘ama’ var.

Continue Reading →

Bu yazıya 11 yorum yapıldı.

Yeni internet düzenlemesi ne götürüyor?

Başlıkta ‘ne getiriyor’ kalıbını kullanmak isterdim ama bizde internete dair yasalara ne girdiyse mevcuttan götürdü. Ben de yoğurdu üflemek istedim.

Seneler sonra birileri bu yazıya denk gelir de olayların kronolojisini merak edebilir diye birkaç satır ekleyeyim.

Bülent Ecevit’in Başbakanlık (DSP-MHP-ANAP koalisyonu) döneminde internet istisnasız her partiden nice anlı-şanlı milletvekillerimizin de gayretiyle, 2000 yılında ilk devlet düzenlemesiyle tanıştı (nerden nereye).

4 Mayıs 2007’de Recep Tayyip Erdoğan döneminde  5651 sayılı yasayla ‘şekle şemale’ sokuldu. Her iki ‘düzenlemenin’ ana dayanağı Atatürk’e hakaret ve çocuk pornosuydu.

tbmm-kurul

Uluslararası çocuk pornosu operasyonlarında -yanlış hatırlamıyorsam- biri Türk uyruklu 2 kişi Türkiye’de tutuklanmıştı. Medyanın olayın üstüne atlamasıyla Türkiye yaşlısı-genci, kadını-erkeğiyle çocuk pornosu peşinde koşuyor gibi bir hava yaratılmıştı. Bu ilgi ve gündem işgali ardından “olay nedir?” diye Google’a arama yapan ‘saflar‘ yüzünden ‘çocuk pornosu’ ülkenin en çok aranan kelimeleri arasına girmiş, durum iyice garipleştirmişti.

Bugünkü gibi Atatürk’ü yerden yere vurmak sıradanlaşmamıştı o zamanlar. O da çocuk istismarı kadar gündem yaratıyordu.

Bugünün bahaneleri

Her iki yasa çıkarken kaç TV / radyo programında, kaç gazete yazımda meselenin özünü anlatıp tarafları uyarmaya çalıştığımı hatırlamıyorum bile. Bunun adım adım gelecek bir sansürün kılıfı olduğunu savundum. Haksız da çıkmadım. Bu alanda yetkin daha nice isim de haykırdı ama TBMM’de işlerin nasıl yürüdüğü az-çok biliyorduk. Her şey usul usul kabul edilip hayatımıza girdi.

Bize teslimiyet düştü yine.

Sonra hayatımıza Gezi Parkı olayları diye bir şey girdi. Sosyal medyanın başrol oynadığı o karışık günlerde 5651’e ek düzenlemeler gündeme geldi ama fırsat kalmadı. Mart 2014’te gerçekleşecek yerel seçimler öncesi kaset, belge taktikleri yeniden ayyuka çıkmışken bir grup Ak Parti Milletvekili internet düzenlemesine yönelik değişiklik teklifini tamamlayarak Meclis’e sundu.

Continue Reading →

Bu yazıya 23 yorum yapıldı.