Archive | Donanım

Paramızı nelere harcayacağız, bilelim, öğrenelim.

Apple Watch ile 40 gün

Saatlere kendi meşrebimce meraklıyım. Fakat saatlerde merakın bir adım ötesine geçmek pahalı bir heves olduğundan bilgilerimin büyük kısmı teorik (tecrübeye değil; okumalara, dinlemelere, izlemelere dayalı).

Pahasından öte bana hatırlattıklarından dolayı kıymet verdiğim 14 adetlik küçük bir saat koleksiyonum var. Bir kısmına 5 sene önceki yazımda değinmiştim. O günden bu yana aralarına bir Nixon, bir Casio, birkaç Swatch bir de (son gözdem) IWC Pilot Double Chrono eklendi. ‘Eğer o günleri görürsem’ kendime 50 yaş hediyesi olarak bir IWC Portugieser almaya karar verdim (gerçi ona gelinceye kadar…).

Yukarıdaki bölümü özetleyecek olursak:

  • Saatler benim için zamanı göstermenin ötesinde anlamlar da taşıyor.
  • Birçok meraklının aksine saatler konusunda muhafazakar değilim. Ucuz, pahalı, analog, dijital, quartz ya da kurmalı fark etmiyor.
  • Bütçem doğrultusunda kaplumbağa adımlarıyla ilerleyen mütevazı bir koleksiyonum var (yani farklı kategorideki saatlere yönelik bir miktar kullanım tecrübesi edindim).

Apple Türkiye tam 40 gün önce tecrübe etmem için bana bir Apple Watch ve onu işlevsel hale getirmek için bir iPhone 6S emanet etti (kulağa ne hoş geliyor, değil mi? Ama bir de şöyle bakın: Apple Watch hediye etmek istediğiniz kişiye -eğer kullanmıyorsa- bir de iPhone almanız gerekecek ;). Bir önceki cümledeki ’emanet’ kısmına takılanlar olabilir. Apple bu cihazları bir kiralama sözleşmesi altında geçici süreyle veriyor. Başka bir deyişle: bu yazıda okuyacağınız ürünlere para vermedim / satın almadım.

Yazının devamına geçmeden önce saatler, işlev ve mühendisliği konularına yaklaşımımı anlamak için 2014’te yazdığım bir yazıya göz gezdirmenizin faydalı olacağını düşünüyorum.

Saati, tarihi gösterir. Hesap-kitap yapar. Kronografı, alarmı bir yana telefon rehberi bile var! Bize 'akıllı saat' diye bunları öğrettiler.

Saati, tarihi gösterir. Hesap-kitap yapar, kur çevirir. Kronografı, alarmı bir yana telefon rehberi bile var! Bize ‘akıllı saat’ diye bunları öğrettiler.

‘Akıllı saat’ kavramını hayatımıza sokan Pebble‘ı bir Kickstarter projesi olarak tanıtıldığı günden bu yana ilgiyle takip ediyorum. Saatlere atfedilen ‘akıl’ kavramıyla telefonlar arasındaki farka da epey kafa yormuşluğum var.

Tüketici elektroniğinin kutsal emaneti cep telefonları yüzünden kol saatleri -benim gibi bu cihazlara alışkanlık kazanmış; hatta bir arzu nesnesi olduğu dönemi yaşamış kuşak için dahi- anlamsızlaşmıştı. “Zamanı telefonundan okuyorum, çalarsaati de var. Neden bunun için koluma ayrıca bir şey takayım?” sorusuna faydacılık ekseninde verebileceğimiz çok az cevap var. Evet telefonlar sayesinde artık bir hesap makinesi taşımıyoruz (cepte taşınan hesap makinelerini unutmuştunuz, değil mi?), basçek fotoğraf makinelerini bırakalı yıllar oldu. Cüzdanımızın arasında mini-rehberlerimiz de yok artık (bak onu da unutmuşsunuz işte).

Peki hepsiyle vedalaşmışken saatte direnmek neden?

Continue Reading →

Bu yazıya 26 yorum yapıldı.

1 Mayıs’ta tüm robotlar Taksim’e!

İnternetten önce hepimizin irili-ufaklı hayalleri vardı. Şimdilerde irili-ufaklı ekranlarda geçici heyecanlar avlıyoruz.

Hayallerden beslenen bilim-kurgu ve fütürizmin distopik (karamsar) hali biraz da teknoloji denen şeyin henüz kişiselleşmemiş olmasından güç aldı. Uzunca bir süre teknoloji sadece işyerlerinde, fabrikalarda, devlet ve ordularda olurdu. Ev teknolojisi radyo, teyp, televizyondan öteye gitmezdi.

52d61ef1d520459ba24e880b1af53765

Sanki tarih boyunca insanın kendinden gayrı bir düşmanı olmuş gibi bu karamsar yapıda ‘harici’ her şey mutlak bir tehdit olarak ortaya çıkıyordu. Gezegenler; hatta galaksiler arası yolculuk edecek kadar gelişmiş uzaylılar dünyaya en ilkel işgalci formuyla sökün ediyor, yer altından fesat bir kavim çıkıyor, yaren bulma adına Tanrıcılık oynayan herkes gazaba uğruyor, yapay zeka ve robotlar bile günün sonunda isyan edip insanlığın köküne kibrit suyu döküyordu.

Bu yaklaşımın ‘birbirinizle savaşmayın ey insanlık’ fikrini bilinçaltlarına yerleştirmek için küresel bir çaba olması da muhtemel. Ama tarihe bakınca bu kollektif uğraşın o anlamda zerre kadar faydası olmadığı da ortada.

Dünün bilim-kurgu eksenli zihin esnetmelerinde sıkça karşımıza çıkan robotlar ve yapay zeka, bugün hiç olmadığı kadar gerçek.

Önce birkaç gülümseten örneğe bakalım.

Önceden tanımlanmış bir dizi hareketi bile yapmaktan aciz bu robotlar hiç de o distopik kurgulardaki ağabeylerine benzemiyor, değil mi? Fakat bir de Google’ın 2013 sonunda kendi geleneklerine aykırı bir gizemle satın aldığı robot üreticisi Boston Dynamics‘in –haftalık özetlerden aşina olduğunuz- örneklerine bakalım (bu firma aslen ABD ordusuna robotlar üretmek için kurulmuştu ve hedeflerinden biri halen bu).

Google’ın gizli ordusu

Boston Dynamics’ten ilk örneğimiz (ABD savunma teknolojilerini yöneten; internetin de mucidi DARPA tarafından fonlanan) WildCat. Saatte 25 km hızla ilerleyebiliyor. Tamamen kendi inisiyatifiyle çevresini algılamasına ve hareketlerindeki kusursuzluğa dikkatinizi çekerim.

Continue Reading →

Bu yazıya 13 yorum yapıldı.

Gerçeği sanal ile buluşturmak

İnternetin Türkiye’de geniş kitlelerle buluşmasında iki önemli kilometre taşı var: üniversite sınav sonuçlarının ve askerlik duyurularının webde yayımlanması. Bu iki olay yüz binlerin acil olarak ihtiyaç duyduğu bilgiye ulaşmasını benzeri görülmemiş bir şekilde kolaylaştırmış ve işin şeklini sonsuza kadar değiştirmişti (öncesinde gazeteler ÖSYM sonuçlarını içeren ‘sınav gazetesi’ adlı bir ek dağıtarak epey tiraj alırdı örneğin).

İnternet kafelere dahi ciro patlaması yaşatan o dönemden bugüne elbette pek çok şey değişti. Artık aldığımız binlerce hizmet yüzünden elektronik ağ ömürde, senede bir değil; neredeyse her an kullandığımız (bazen de kullanmak zorunda kaldığımız) bir ortama dönüştü.

İki şehrin hikayesi

Şimdi yeni bir döneme giriyoruz. Ne zaman fiziki dünyaya ne zaman dijital dünyaya odaklanacağımızın karıştığı; dolayısıyla bu ikisinin birbiri içinde eridiği bir dönem. Phigital, physibles gibi yeni terimler de bunu işaret ediyor: dijital ve fiziki dünya birleşiyor (bunun transhümanizme kadar yolu var ama ondan başka zaman bahsederiz).

Bu konuda kafa yoranların başında bilim-kurgu edebiyatı ve filmleri yer alıyor. En bilinen örneklerinden biriyse 1984 yılında vizyona giren Terminator’ün gözünden görünen dünyaydı.

Continue Reading →

Bu yazıya 13 yorum yapıldı.

Calibro Touch Lux incelemesi

Tatilimin uzun bir bölümünü geçirdiğim yazlığımızda en büyük sıkıntım kitaplar olmuştu. İstanbul’da yaşamak zihni resmen zehirliyor. Her tarafta karşıma çıkan dev kitapçıların nasıl bir nimet olduğunu yeni bir şey okumak için süpermarket raflarını didiklediğimde anlamıştım (marketlerde satılan kitapları ve yazarları küçümseyenlerden asla olmadım ama taşrada bu kadar önemli bir görev üstlendiklerini de bilmiyordum). Hayatımı kurtaransa keşfettiğim korsan kitap tezgahı olmuştu.

Kitap tutkusu bir garip; bilmeyene anlatması zor. Okumak için saatlerini feda etmek zorundasın. Üstelik bu devrin insanlarına düşünmesi bile imkansız gelen bir altın kuralı yerine getirerek: başka hiçbir şey yapmadan! Dahası, okumasan da oluyor. Hayatında kitap sayfası açmadan yaşayıp ölen milyonlar var. Okumak boy uzatmıyor. Ama okudukça bambaşka bir dünya açılıyor. Kulağına çalınan, gözüne gelen şeylerin ne küçük, ne önemsiz olduğunu; geçmişte, bugünde ve gelecekte aslında daha ne önemli şeyler olduğunu anlıyorsun. Hayal etmesi zor, sihirli bir dünya. Ve gerçekten fedakarlık istiyor (Karşılığını veriyor mu? Fazlasıyla!).

Kitabın e hali ne getiriyor?

En büyük dert, vasat eserlere denk gelme ihtimali. Kötü bir üslup, bozuk bir yazı ritmi ya da özensiz bir çeviri bütün keyfi kaçırabiliyor. Diğer yandan fiziken bir kitapçıya gidip raf taramak ya da internetten verdiğin siparişin teslimatını beklemek gibi şeyler de var. Yakaladığın boşluklarda devam etmek için yanında taşıman lazım. Okuduğun kitaptan bir bölüm aklına düşerse, yeniden göz atmak için kitaplığının yanında olmalısın.

Farklı bir kitap ‘tüketiminin’ mümkün olduğunu bir İtalya seyahatinde aldığım e-kitap okuyucu Bookeen Cybook Odyssey ile fark etmiştim. E-kağıt tablet gibi değil. Gözü yormuyor, acıtmıyor, güneşte parlamıyor. Üstelik (elektronik formattaki) bütün kitapların incecik bir cihazın içinde, her an yanında geziyor. Not alma, sayfanın kenarını kıvırma, altını çizme gibi bütün kitap tutkularının elektronik karşılıkları var.

Motosikletin bagajında Cybook’un camını çatlatıp emekli edince girdiğim yeni arayışta Amazon’un meşhur Kindle Paperwhite okuycusuyla tanıştım. Konforuna söyleyecek tek bir kelime bulamıyorum. Dünyanın en geniş e-kitap kalatoğuna sahip olması da cabası (bir de Türkçe olsa).

Ne olursa olsun e-kitap okuyucunun en büyük nimeti kitaba istediğiniz zaman, tek bir tıklamayla sahip olabilmeniz. Bu cidden muhteşem. Kargoya ekstra bedel ödeme ama en önemlisi bekleme yok. Tıkla ve okumaya başla.

Bir süredir metroda, yolda, orada, buradaki reklamlarda sürekli karşıma çıkan Calibro‘yu da merak ediyordum. Birkaç gün önce elime geçti. Bu yazıda onunla ilgili kısa süreli tecrübelerimi paylaşmak istiyorum (İncelememi bir video ile desteklemek isterdim ama öyle bir düzeneği kuramadım henüz).

E-kitap okuycular hakkında genel bilgiler

  • Öncelikle bu kategorinin bir e-kitap okuycu olduğunu unutmayın (garip ama bu çok yaşanıyor). Bu bir tablet değil, internette gezinti aracı değil, müzikçalar değil, sosyal medyaya göz atacağınız, e-postalara bakacağınız, oyun oynayacağınız bir araç hiç değil. E-kitap okuycunuzu sadece ve sadece kitap okumak için alıyorsunuz. Başka niyetleriniz varsa -kitap okuma dahil- hepsini yarım yamalak yaparak sizi mutsuz edecek bir cihaza yatırım yapıyorsunuz demektir. Öncelikli amacınız kitap okumak değilse, bir e-kitap okuyucu almayın.
  • E-kağıt / e-mürekkep kağıttan ayırt etmenizin çok zor olduğu bir teknoloji. Tablet gibi arkadan ışıklandırması olmadığından gözünüzü yormuyor. Tabletlerden çok daha hafif oldukları için elde tutarken yormuyor.
  • Ekranın dokunmatik olması bazen iyi bazen değil (eliniz yanlışlıkla ekrana değince sayfa değişmesi bazen can sıkabiliyor). Ama fiziki düğmelerin varlığı kesinlikle önemli. Sayfa değiştirmeyi düğmelerle yapmak her zaman daha işlevsel.
  • E-kitaplar DRM denilen özel bir dijital lisansa sahip. Dolayısıyla satın aldığınız yerin sizin cihazınızı desteklemesi önemli (yoksa yükleyemiyor; yükleseniz dahi açamıyorsunuz). Bu kısıtlamayı Calibre gibi ücretsiz uygulamalarla kırmak çocuk oyuncağı ama yine de ekstra gereksiz bir çaba.
  • Daha önemli bir ayrıntı olarak e-kitaplarınızı satın aldığınız yer ile ilişkinizi bir sebeple kestiğinizde kitaplarınız da bir anlamda buharlaşıyor (bazen onların sizi kapı önüne koyması da olası).

Calibro’ya has detaylar

Türkiye’nin en yeni kitap sitelerinden Babil tarafından satılan Calibro, Basic (149TL) ve Touch Lux (249TL) şeklinde iki seçeneğe sahip. Touch Lux, dokunmatik ve aydınlatmalı ekranıyla Basic’ten ayrılıyor.

Continue Reading →

Bu yazıya 35 yorum yapıldı.

Adımız yazılacak mücevher taşa

UYARI: Yazı onlarca link içeriyor. Tıklayan kazanır!

Ölümsüzlük insanın en eski hasretlerinden. Kimi daha çok üretebilmek, kimi daha çok tüketebilmek için istiyor. Hayatını bizim adımıza feda etmiş niceleri varken kendinden gayrı kimseye hayrı olmamışların sonsuzluk beklentisini ayrıca düşünürüz. Ama şurası gerçek ki ölüm (sağılığı, hali-vakti yerinde) çok az insanın hayalini kurduğu, özlemle beklediği bir -kaçınılmaz- son.

Öyle ya da böyle ölüp gideceğiz ama bildiklerimizin, öğrendiklerimizin bizimle beraber toprağa karışması gerekmiyor. Bunu engellemek için lisan, yazı, kağıt, kalem, kitap, internet gibi birçok seçeneğe sahibiz. Yine de kollektif belleğimizin sandığımızdan çok daha az bir kısmını geleceğe aktarabiliyoruz. Bir kısmı toprak altında kalıyor, bir kısmını okuyacak cihaz bulamıyoruz. Bazısı kendiliğinden okunamaz hale geliyor, bazısı okusak da anlayamayacağımız bir şekilde karşımıza çıkıyor.

Bazen de elimizde kalan son örneği kendi elimizle yok ediyoruz!

Kimi zaman da bazı bilgilerin sadece bazı kişiler tarafından bilinmesi istenir. O apayrı bir kategori elbette.

Milattan Önce 3. yüzyılda bugünkü Mısır topraklarında yer alan İskenderiye kentinin meşhur kütüphanesi o çağın kayda geçmiş bütün eserlerini içeren 900 bin parça el yazmasının yanısıra yaşayan her bitki ve hayvandan birer tane barındırmasıyla ünlüydü. Bilimin ilerlemesi için muazzam bir çaba yürüten bu merkez cayır cayır yanarak kül oldu. Şüpheli listesi Roma İmparatoru Sezar’dan müslüman fatihlere kadar genişliyor.

Continue Reading →

Bu yazıya 16 yorum yapıldı.

Düğmelere üfleyen insanlar

Hepimizin hayalleri var ama çok azımız onları gerçekleştirecek paraya sahip. Bu açmazı çözüp rüyaları gerçeğe dönüştürmenin en pratik yöntemlerinden biri de internet sayesinde can bulan kitle fonlama (crowdfunding). Ortak hayallare sahip olanların bütçelerini inandığı birinde toplayarak sermayeyi sağlaması olarak özetleyebiliriz. En güzeli; bu modelde girişimci de yatırımcı da tüketici de kazanıyor (mikro-yatırımcı olarak desteklediğiniz proje hayata geçtiğinde o ürün ya da hizmete ek bir ücret ödemeden sahip oluyorsunuz örneğin).

Bu modelle 2007 yılında Sellaband sitesi sayesinde tanışmış, birkaç gazete yazımda daha nimetlerinden dem vurmuştum (meraklısına: 1, 2, 3, 4). Türkiye’de de nice yüz akı projede bu model can suyu işlevi gördü.

Uluslararası ölçekte bu akımın sivrilmiş iki sitesi var: Kickstarter ve Indiegogo. İkisinde de sıkça dolanıp ne var ne yok bakıyorum. Şahsen fonlayıp desteklediğim birkaç projenin ötesinde, normalde hayata geçmesi imkansız ilginç nice fikrin bir bir gerçeğe dönüşünü izlemek, yaratıcı girişimciliği gözlemek adına gerçekten heyecan verici.

Son blog yazılarımda dikkatinizi çekmiş olmalı; cihazlara işlev tanımlama, birbiriyle konuşturma konusuna ilgim her geçen gün artıyor. İnternete bağlanabilir ve programlanabilir ürünleri temel alan bu heves bazen mantığı zorlayan bütçelere boyun eğmeyi gerektirebiliyor.

Son dönemde ilgimi çeken iki örneğe bakalım.

Programlanabilir düğme: The bttn

Adından da anlaşılacağı gibi bttn (İngilizce’deki düğme anlamına gelen ‘button’ kelimesinden türetme) dev boyutlu bir düğme. Farklı renk seçenekleri var. Kablosuz ağınızdan internete bağlanıyor ve istediğiniz şeyleri yapmak için programlanabiliyor. Programlama deyince gözünüz korkmasın; yapacağınız alt tarafı IFTTT sitesinde ikoknları sürükleyip bırakarak senaryolar oluşturmak (IFTTT de ayrı bir hastalık, başka zaman bakarız).

bttn_official_web

Ürünün hikayesi de ilginç. İki sene önce bir restoranda oturan iki arkadaş “garsonu çağırmak için bir düğme olsaydı ne güzel olurdu” diye sohbete dalınca (insanı yaşama küstüren o Avrupa garsonları) diğer arkadaş da yaşlı annesine tek düğmeye basınca kendini aramasını sağlayabilmenin ne hoş olacağından bahseder. Sohbetin sonunda bttn fikri çıkar.

Continue Reading →

Bu yazıya 10 yorum yapıldı.

NFC ile akıllı yaşam senaryoları

NFC terimi mutlaka kulağınıza çalınmış olmalı. Tam açılımı Near Field Communication. Türkçeye Yakın Alan İletişimi olarak çevirebiliriz (en azından ben senelerdir öyle yazıyorum). Adından da anlayacağınız üzere birbirine yakın cihazların kendi aralarında (radyo dalgaları üstünden) iletişim kurmasını sağlıyor.

Meraklısına: Nedir bu NFC?

NFC hayatımıza ilk adımını IBM’in ARGE bölümünden ayrılıp Proximity Devices adlı şirketi kuran Charles Walton’ın 1983 yılında aldığı bir patentle attı.

2002 yılında Sony ve Philips bu yapıyı kendi ürünlerinde kullanmak üzere anlaştı. 2004’te aralarına Nokia da katıldı. 2006’da standartları belirlendi. Nihayetinde bir ürün olarak hayatımıza ilk olarak 2006 yılında Nokia’nın 6131 modeliyle girdi.

Bir dönem böyle bir şeyler vardı. Hatırlayan var mı?

Bir dönem böyle bir şeyler vardı. Hatırlayan var mı?

Bu kısa tarihçeden göreceğiniz gibi ‘teknoloji dünyası hızla ilerliyor’ kalıbı çoğu zaman bir hurafeden öte değil. NFC’nin miladını Walton’ın patentinden başlatsak 23; Philips ve Sony’nin işbirliğine bağlasak 19 yıllık bir olgunlaşma döneminden bahsediyoruz.

Kağıt üstünde birçok kullanım alanı yaratacak, epey işe yarayacak gibi görünen bu yapı nedense bir türlü yaygınlaşamadı (aynen QR kod gibi).

Ortak bir standartta anlaşıp onun üstüne dev bir ekosistem geliştirmek yerine kendine güvenen her oluşum kendi benzer standardının üstüne gitti. Her biri farklı yetenekler ve kullanım amaçlarına sahip olsa da RFID, Bluetooth, iBeacon, Zigbee, Rubee gibi pek çok emsal hem üreticilerin hem de tüketicilerin kafasını allak bullak etti, ediyor (bu standartların hepsi aslında bir yazıyı hak ediyor, belki ileride bakarız).

NFC’nin ‘near’ detayı önemli çünkü iletişim için gerçekten çok yakın olmak gerekiyor (maksimum menzili 20 santimetre). İletişim kapasitesi de yüksek değil. Bu yüzden veri transferinden çok bir olayı tetiklemek için kullanılıyor.

Türkiye’deki en popüler kullanım alanı otoyol gişe geçiş sistemleri (OGS, KGS, HGS), yeni nesil pasaportlar ve temassız kredi kartları oldu (İstanbullular için İstanbul Kart‘ı da unutmayalım).

Trafiğe bir hayrı olmasa da NFC'nin en popüler kullanım alanlarından birisi araç geçiş sistemleri.

Trafiğe bir hayrı olmasa da NFC’nin en popüler kullanım alanlarından birisi araç geçiş sistemleri.

Continue Reading →

Bu yazıya 40 yorum yapıldı.

Kablosuz internet macerasında mutlu son

Evimize internet nimetini kablosuz olarak dağıtma maceramı önceki bir yazımda detaylarıyla aktarmış ve olası diğer gelişmeleri de paylaşacağımı söylemiştim.

Özetlemek gerekirse:

  • 2. dereceden tescilli bir tarihi evde yaşıyoruz. Müteahhitlerin beton ve demiri acımadan kullandığı dönemlerden kalma kalın taş duvarlı yapı anlayacağınız.
  • Mimari açıdan birçok avantaj sağlayan bu tarz, interneti dağıtmak isteyince dişli bir engele dönüşüyor.
  • Aradaki mikrodalga fırın, aynı kanaldan sinyal dağıtan kablosuz erişim noktaları gibi bozucuları da katınca odalara interneti kablosuz olarak dağıtmak başlıca bir soruna dönüşüyor.

Aradan geçen sürede yaptığım çeşitli alternatif denemelerim de ne yazık ki tatminkar bir sonuç vermedi. İki hafta öncesine kadar.

İlginç bir ayrıntı olarak doksanlı yıllardan beri hayatımızda olmasına rağmen TP-Link ailesinden hiçbir ürünü uzun süreli kullanma fırsatım olmamıştı. Şeytanın bacağını Archer C7 (AC1750) ile kırdım.

ArcherC7(UN_1

En önemli ayrıntıyı en başta paylaşayım; Archer C7 modem değil; router (yönlendirici). Yani görevi (ve yeteneği) internete bağlanmak değil, kendisine ulaştırılan bağlantıyı yerleştiği mekana en verimli şekilde dağıtmak. Daha da açık bir ifadeyle C7 internete bağlanmak için kullandığınız modemin ucuna bağlayacağınız ekstra bir katman.

Modemime (ZyXEL P-660HN-F1Z) bağladıktan sonra web arayüzünden ayarlamak birkaç dakika sürmedi bile.

Bir bakışta Archer C7

Dikkat çekici özelliklerine bakacak olursak:

Continue Reading →

Bu yazıya 35 yorum yapıldı.

Nexus 5 mi, LG G2 mi?

g2Tahmin edeceğiniz gibi her gün sosyal medya hesaplarımdan ve e-posta kutumdan teknolojik ürün alımıyla ilgili bir sürü soru ve tavsiye talebi alıyorum. Yakınımda şahsen soranlar da cabası.

Prensip olarak -bu yöntemle- hiçbirine cevap vermiyorum. Çünkü algı ve değer yargıları herkeste derin farklılıklar gösteriyor. Size göre uygun fiyatlı bir ürün başkasına göre aşırı pahalı gelebiliyor. Ağırlık – hafiflik gibi ölçülebilir kavramlar bile göreceli. Size ağır gelen kimi için kabul edilebilir kalıyor. Bu yüzden bu tip tavsiye beklentilerine “bakıp, inceleyin; kendiniz karar verin” diyorum.

Bir süredir Turkcell’in sitesinde mobil cihazlara yönelik bilgi isteyenler için videolar hazırlıyorum. Alabildiğine basit, teknik ayrıntılardan uzak, doğal akışlı olmasına gayret ediyorum. Bu yüzden hiç de kolay olmuyor. Teknik detay sıralamak aksine çok daha kolay ve rahat.

Bu vesileyle bana hala en çok sorulan bir sorunun da cevabını vereyim dedim. Android dünyasının iki amirali (ve ilginç bir ayrıntı olarak LG imzalı) Nexus 5 ve G2. Birbirine her anlamda çok yakın iki iddialı model.

Continue Reading →

Bu yazıya 27 yorum yapıldı.

Dijital içeriği TV’den seyretmek

Bu yazı televizyonlarınızı akıllı ve elinizdeki diğer elektronik cihazlarla uyumlu / anlaşabilir hale getirme arayışımdaki tecrübelerimi içeriyor. Biraz uzun gelebilir ama tahmin edemeyeceğiniz kadar daha çok zamanda edinilmiş birikimlerdir. Aşağıdaki bölüm neden böyle bir arayışa girdiğimi aktaran bir özet. Okumazsanız bir şey kaybetmezsiniz.

Yazının Özeti: Benim gibi harici (ya da bilgisayarınızda) depoladığınız medyaya TV’den keyifle erişmek gibi bir derdiniz varsa hemen bir Raspberry Pi alın, Xbian yükleyin ve keyfini sürün! İnternetten tüketeceğiniz ve yüklediklerinizle zenginleştireceğiniz, gelişime en açık platformlardan birini kurmuş olacaksanız. Üstelik mevcut -neredeyse kusursuz- ama kesinlikle en ekonomik çözüm olduğu da kesin.

chromecast-living-room-tv

Meraklısı için: Neden böyle bir şeye ihtiyaç duydum?

Neredeyse hiçbiri vaat ettiklerini sunmasa da satın aldığımız ürün ve hizmetlerle hayatımızı güzelleştireceğimize inanmaya pek meyilliz. Çünkü kolayımıza geliyor. Zaten satın aldıklarımızı kullanım amaçları için değil; fayda sağlayabilme ihtimali için alıyoruz.

Hiç gitmeyeceğiniz spor kulübü üyeliği gibi.

Her akşam yarım saat yürüyüş yapmak yerine bir spor merkezi üyeliği satın almak daha kolay geliyor. Esas meselenin spora yazılmak değil gitmek olduğunu görmezden geliyoruz. İkincisi parayla satılmıyor. O yüzden daha etkili ve faydalı. Para harcadığımız şeylerin vicdani sorumluluk yaratmasını bekliyoruz ama o da kısa zamanda buhar olup gidiyor. Hep daha önemli bir şeyler çıkıyor, değil mi? Ama spor üyeliğiniz var mı; var! Üstelik bu Pazartesi mutlaka düzenli gitmeye başlayacaksınız (başlayamadı).

Bu ruh halinin zirvesi teknoloji. Kitap okuma hevesiyle alınan e-kitap okuyucular bir yerde tozlanıyor. Tabletler, oyun konsolları cabası. Varlıkları garip bir huzur veriyor ama çoğuyla aslında neredeyse hiçbir şey yapmıyoruz. Üstelik yenileri çıkınca dertler yeniden başlıyor.

Neredeyse hiç televizyon seyretmiyorum. Youtube ve Vimeo’dan zaman kalmıyor. TV’de kaçırdığım şeyler olursa onları da bu sitelerden takip ediyorum. Bir de torrentten çektiklerim var. Tükettiğim şeyler kabaca şöyle:

İzleme konusunda tercihim stream. Yani bir şeyi indirmeyi sevmiyorum / tercih etmiyorum. Çoğu izlediğimi bir daha izlemiyorum. Çekince gereksiz yer kaplıyor. Üstelik zamanında çok çektiğim indirme hastalığı bir noktadan itibaren izleme yerine çekme hırsına kaptırıyor insanı. Asla izlenmeyecek dizi, film; dinlenmeyecek şarkılardan gigabayt dağları…

Mecburen indirdiğim (veya benim için çok özelse arşiv adına sakladığım) şeyler daha önce değindiğim GoFlex sistemimde.

Bu içeriği 27 inç bilgisayar ekranımda, tabletimde ya da telefonumda izliyorum. Ama temel hedefim salondaki televizyon ekranında izleyebilmek. Çünkü bilgisayarda bir şey izlerken Evernote’a not alayım, bahsi geçen o konuyu Google’da araştırayım derken ana olaydan kopuyorum (sonra o notlar ayrı bir araştırma çilesine dönüşüyor).

Bu arayışta 4 ürünü deneme fırsatım oldu.

  • GK802 Android TV stick.
  • Apple TV.
  • Google ChromeCast.
  • Raspberry Pi.

Bu yazı bunların kurulumu ve kullanımına dair mümkün olduğunca basit ve anlaşılabilir izlenimlerimi içerecek.

Continue Reading →

Bu yazıya 56 yorum yapıldı.