Brezilya poposu bize son kaça olur?

tour-selfieDünya tarihinin garip, eğlenceli, benzersiz dönemlerinden birine şahitlik ediyoruz. Şahsen 80′leri yaşadığım için de çok memnunum ama bu dönem cidden verdiği sancı kadar köklü değişimlerin yaşandığı zamanlara denk geldi.

1903 yılından bu yana düzenlenen Tour de France‘ı düşünelim mesela. Bu yılki yarışta Lüksemburglu Andy Schleck düşerek dizkapağını sakatladı. Yarış kariyeri bitme tehlikesiyle karşı karşıya. ABD’li Tejay Van Garderen da aynı şekilde düştü ancak dizinin durumu çok daha iyi. Bu iki bisikletçinin neden düştüğünü biliyor musunuz peki? Selfie çekmek isteyen izleyicilere çarptıkları için!

Selfie deyip de geçmeyin; daha iyisini çekebilmek için özel aksesuarlar bile var.

Yeni akımlardan biri ‘quantifiable self‘. Yani taşıdığımız, taktığımız cihazlarla bedenimize dair bilgileri kaydetmek, internete aktarmak ve -tercihen- paylaşmak. Saatiniz nabzınızı, telefonunuz adımlarınızı, gözlükleriniz mimiklerinizi, lensleriniz kan şekerinizi ölçebiliyor. Ölçümde yeni hedef vajinalar! (isterseniz burada kapatalım bu meseleyi)

Continue Reading →

2 yorum yapıldı.

Öküzün biri sana dava açsa?

Screen Shot 2014-09-01 at 08.52.42The War on Humans adlı ilginç bir kitap bitirdim. Bu yazıda kitabın ana fikrinden; yani insan ırkını mümkün olan en düşük yoğunluğa indirip hayvanların egemen olduğu bir dünya düzeni için çalışanlardan bahsedeceğim. Aşağıdaki bölümde hayvanlarla ilgili kişisel durum ve duruşumu içeren bir özet var. İsteyen okur, isteyen kitapla ilgili bölüme devam eder.

Hayvanları sevmek, kabullenmek ve yemek üzerine

‘Hayvansever’ sıfatı hayatında hayvanlara ait özel bir yer / zaman ayırıp anlam yükleyenlere layık. Ben o kategoride değilim. Ama hayvanlardan nefret de etmiyorum ki bence bu çok daha önemli. Herkesin hayvansever olması değilse de beraber yaşamak zorunda olduğumuzu kabullenmesi mümkün.

Şu ana kadar birçok hayvan besledim. Bana hayat hakkında çok şey öğrettiler. Canlılarla mücadelem (cahil değil) cehalet ısrarındaki insanlar ve sivrisineklerle sınırlı. İkincisi sezonluk bir sürtüşme olduğundan pek de umursamıyorum aslında. Üstelik her iki grupla mücadelenin gayet barışçıl yöntemleri var. Yok etmek yerine uzağınızda tutabiliyorsunuz.

Çocukken eğlenceli geldiğinden olacak bazı hayvanlara çile çektirdiğim(iz) olmuştur. Bugün evlerindeki karınca ve örümceklerden dert yananlara onların varlıklarını sorgulama hakkını kendilerinde nasıl bulduklarını sorarken o anlar aklıma geliyor; mahsunlaşıyorum. En azından kendi çocuklarımın karpuz ağaçlarından düşmemeleri için elimden geleni yapmaya çalışıyorum.

Olta hevesimi saymazsak hiç avlanmadım. Hayatta kalmak için -mecbur kalırsam- yapabilirim ama durduk yere (ve son derece eşitsiz şartlarda) bir sığırı devirip böbürlenmektense bunu başka birilerinin yapıp süpermarkette pırıl pırıl bir ambalajda sunmasını tercih ediyorum. Vejetaryen de değilim. Et yemeden yaşayanlara saygı duymakla beraber neler kaçırdıklarını düşünüp üzülüyorum.

Lafı geçmişken lezzet keşfini her şeyden çok severim (yurtdışına çıktığında tirim tirim Türk restoranı arayanlardan olmadım şükürler olsun). Dünya ve içindeki her şey ben keşfedeyim diye yaratılmış. Dünyanın farklı ülke ve bölgelerinde kakalak, çekirge, at, köpek, ayı, salyangoz,  kaplumbağa, tavşan, kurbağa, türlü çeşit deniz böcekleri gibi aklınıza gelen gelmeyen pek çok şey tattım. İtiraf edeyim hepsi de birbirinden güzeldi (nasıl olsa yakın gelecekte dünya nüfusunun önemli bir kısmı böceklerle beslenecek. Şimdiden alışmakta fayda var. Kalori ve protein değerleri de hiç fena sayılmaz üstelik).

Uygarlığa dair güzellemeler bir yana Ademoğulları olarak doğal şartlarda ne aciz, ne zavallı olduğumuz malum. Hayatta kalmak için üstüne bir şeyler giyinmek zorunda olan tek canlı türüyüz mesela, hiç düşündünüz mü? Bir zürafa hayata gözlerini 3,5 metreden yere düşerek açıyor ve anında dört ayağa kalkıp annesinin memesine saldırıyor. Bir keçi yavrusunun birkaç dakikada kat ettiği gelişim insan yavrusunda aylar alıyor.

Bütün bu acizliğimizi bildiğimizden olacak, hayatta kalabilmek adına dünyadaki her şeyi alabildiğine zalim, bencil ve hoyratça tüketiyoruz. Neyse ki -hala- dış uzaya açılabilmiş değiliz. Evrene verdiğimiz dert bu gezegen ve atmosferiyle sınırlı.

"Yapabiliyorken insanlığın soyunu kurutalım"

“Yapabiliyorken insanlığın soyunu kurutalım”

Gezegenimizi paylaştığımız canlılara yaşama hakkı lütfetmemiz kibirimizden kaynaklanıyor. Resmen dağdan gelip bağdakini kovmuşuz. Dünya 4,5 milyar yaşında. Birkaç bin yıllık mazimizle biz mahallenin en yeni yetmeleriyiz.

Continue Reading →

11 yorum yapıldı.

Düğmelere üfleyen insanlar

Hepimizin hayalleri var ama çok azımız onları gerçekleştirecek paraya sahip. Bu açmazı çözüp rüyaları gerçeğe dönüştürmenin en pratik yöntemlerinden biri de internet sayesinde can bulan kitle fonlama (crowdfunding). Ortak hayallare sahip olanların bütçelerini inandığı birinde toplayarak sermayeyi sağlaması olarak özetleyebiliriz. En güzeli; bu modelde girişimci de yatırımcı da tüketici de kazanıyor (mikro-yatırımcı olarak desteklediğiniz proje hayata geçtiğinde o ürün ya da hizmete ek bir ücret ödemeden sahip oluyorsunuz örneğin).

Bu modelle 2007 yılında Sellaband sitesi sayesinde tanışmış, birkaç gazete yazımda daha nimetlerinden dem vurmuştum (meraklısına: 1, 2, 3, 4). Türkiye’de de nice yüz akı projede bu model can suyu işlevi gördü.

Uluslararası ölçekte bu akımın sivrilmiş iki sitesi var: Kickstarter ve Indiegogo. İkisinde de sıkça dolanıp ne var ne yok bakıyorum. Şahsen fonlayıp desteklediğim birkaç projenin ötesinde, normalde hayata geçmesi imkansız ilginç nice fikrin bir bir gerçeğe dönüşünü izlemek, yaratıcı girişimciliği gözlemek adına gerçekten heyecan verici.

Son blog yazılarımda dikkatinizi çekmiş olmalı; cihazlara işlev tanımlama, birbiriyle konuşturma konusuna ilgim her geçen gün artıyor. İnternete bağlanabilir ve programlanabilir ürünleri temel alan bu heves bazen mantığı zorlayan bütçelere boyun eğmeyi gerektirebiliyor.

Son dönemde ilgimi çeken iki örneğe bakalım.

Programlanabilir düğme: The bttn

Adından da anlaşılacağı gibi bttn (İngilizce’deki düğme anlamına gelen ‘button’ kelimesinden türetme) dev boyutlu bir düğme. Farklı renk seçenekleri var. Kablosuz ağınızdan internete bağlanıyor ve istediğiniz şeyleri yapmak için programlanabiliyor. Programlama deyince gözünüz korkmasın; yapacağınız alt tarafı IFTTT sitesinde ikoknları sürükleyip bırakarak senaryolar oluşturmak (IFTTT de ayrı bir hastalık, başka zaman bakarız).

bttn_official_web

Ürünün hikayesi de ilginç. İki sene önce bir restoranda oturan iki arkadaş “garsonu çağırmak için bir düğme olsaydı ne güzel olurdu” diye sohbete dalınca (insanı yaşama küstüren o Avrupa garsonları) diğer arkadaş da yaşlı annesine tek düğmeye basınca kendini aramasını sağlayabilmenin ne hoş olacağından bahseder. Sohbetin sonunda bttn fikri çıkar.

Continue Reading →

6 yorum yapıldı.

Nihat Hatipoğlu tadında ekonomiye bakış

İnternetin bu kadar yaygın olmadığı dönemde televizyon daha büyük bir ortak paydamızdı. Bugün kaç kişi hatırlar ama Ayşe Özgün’ün sabah programları efsaneydi. En hayret verici bölümler Cuma gününe denk gelirdi. Nihat Hatipoğlu öncesi -ilk- İslami TV starımız Yaşar Nuri Öztürk Cuma günlerinin sabit konuğuydu. Her zamanki huysuz, aksi, sinirli haliyle stüdyodaki kadınların çileden çıkartan sorularına sınırlarda gezen bir sabırla cevap vermeye çalışırdı.

5820131409293012012_2

Beni şaşırtan kadınların akla hayale sığmayan soruları değil; iman edip kurallarına uymak zorunda hissettikleri dinin kitabını neredeyse hiçbirinin okumamış olmasıydı.

Belki çoğu hayatlarının sonuna kadar da okumayacaktı. Ve bu durum onları hiç rahatsız etmeyecekti.

Hayatımızın en az din kadar içinde olmasına rağmen hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz bir diğer konu ise ekonomi. Dünyanın en yüksek enflasyon oranıyla en uzun süre yaşamış ülkeyiz ama daha enflasyonun anlamını bile bilmiyoruz.

Her ‘enflasyon düştü’ açıklamasından sonra fırsatçı, zalim muhabirin eline mikrofonu alıp semt pazarındaki zavallı teyzeye “enflasyon düşmüş, hissettiniz mi?” diye sorması da bu yüzden.

Muhabir bile enflasyon düşünce fiyatların düşeceğini sanıyorsa vatandaş ne yapsın?

Onun hesabı da ayrı mesele ya, neyse.

Continue Reading →

20 yorum yapıldı.

Demokrasilerde kaybeden yoktur

Türk Dil Kurumu’nun ‘halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi’ şeklinde tanımladığı demokrasi milattan önce 5. yüzyıla dayanıyor. Doğrudan ve temsili olarak iki türü var. İnternet çağı için ilk hali akla daha yatkın, gerçeğe dönüşmeye her zamankinden daha yakın geliyor ama gidişat pek öyle değil.

Ve bütün akla yatkınlığına rağmen 2 bin yıl sonra bile hala dünyanın farklı yerlerinde tartışıldığına göre ya anlamakta zorlanıyor ya da uygulamasında bazı yanlışlar yapıyoruz demektir.

The-Best-Argument-Against-Democracy

Türkiye’nin halkın oy kullandığı ilk Cumhurbaşkanlığı seçimini henüz geride bırakmışken (propaganda töhmetinden muaf kalacağı ümidiyle) demokrasinin benim için anlamına dair birkaç kelam edeğim.

  • Demokrasinin en önemli kriterlerinden biri ‘oy vermeye uygun’ herkesin eşit temsil hakkı olmasıdır. Her seçimde biraz daha cılızlayan haliyle duyduğumuz “benim oyumla çobanın oyu bir mi?” yakınmasının demokraside karşılığı yoktur. Çobanın da Nobel ödüllü fizikçinin de oyu aynı değere sahiptir. Bu tip hayıflanmaların altında yatan hayalkırıklığını çobanların dahi temel insani değerlere ve düşünme yetkinliğine sahip olduğu bir düzeni kurarak giderebilirsiniz.
  • Demokrasi aynen 3 robot yasasında olduğu gibi kendini yok etmek için kullanılamaz. Demokrasi halkın beklentilerinin, önceliklerinin zamanla değişebileceği ihtimalini asla göz ardı etmez. Dolayısıyla demokrasi (kendi mantığında) “biz artık demokrasi istemiyoruz” tarzı bir Order 66 aracısı olamaz. Kendisinin sigortasıdır.
  • (Temsili) demokrasi beklentilerinizi, fikirlerinizi, arzularınızı, hayallerinizi ve bazen de en pragmatist haliyle çıkarlarınızı koruyup temsil edeceğine inandığınız kişiler üstünden yürür. Bu kişileri belirleme kabiliyetiniz temsiliyetin de derecesini belirler. Örneğin Türkiye’deki gibi bütün adayları Genel Başkanların ve/veya delegelerin belirlediği tarzın demokrasi şerbeti azdır.

Şimdi gelelim benim için en önemli kısma.

Continue Reading →

12 yorum yapıldı.

Uzun bir tatilin hatırlattıkları

Neredeyse kesintisiz çalışmayla geçirdiğim son 24 yılda ilk defa 1 ay tatil yaptım. Hala da sürüyor gerçi. 1 haftasını ufaklıkların sevdiği otellerden birinde geçirdik. Ardından senelerce çivi çakılmayan ve bu yıl baştan ayağa yenilediğimiz yazlığımıza geçtik.

Yazlıklar üvey evlat gibi. Terliğin yırtığı, nevresimin çamaşır suyu değmişi, tencerenin çiziği, demliğin kararmışı, televizyon-radyonun eskisi… Bir şeyi çöpe atmaktansa ölmeyi tercih eden (yokluk görmüş) kuşağın sahte bollukla sarhoşa dönmüş yeni kuşağa karşı son kalesi: “Anne bunu atalım mı? Yok, yok; koy kenara. Ben onu yazlığa götürürüm. Orada ihtiyaç oluyor.”

Zamanın yavaşladığı zaman

Bu kara büyüyü bozma fikri bize neredeyse bir ev parasına mal oldu. Ama sonuçta gerçek bir ev kadar sıcak, keyifli ve konforlu bir alan çıktı ortaya (ustalarla yaşadığımız kabusları başka bir yazıya malzeme olarak saklıyorum).
Köhneliğinden dolayı her gelişimde kaçmak için bahane aradığım bu mekan şimdi yeniden keşfettiğim, içinden çıkmak istemediğim bir yere dönüştü. Kendimce bir rutinim bile oluştu.

20140806_122504

Ali ve Zeynep’in düzenli sabah kavgaları sayesinde 10 gibi uyanıp 11’e kadar yatakta bir şeyler okuyor ve aşağı inip bahçeyle uğraşıyorum. Ardından bir soğuk duş ya da deniz. 2 gündür şortumu giymeyi unutup bakkala külotla gittiğimi fark etim. Bakkal bu garip duruma değil de neden her gün 7-8 gazete aldığıma şaşıyor.

Continue Reading →

31 yorum yapıldı.

Neden şişmanlıyoruz?

Doğan Novus‘u Yüce Zerey‘in kitabını yayınladıklarında tanıdım. Bu sayede tanıştığım bir diğer eser (ve yazar) Zaza Yurtsever‘in Egoist Beyin ve Kilo başlıklı kitabı oldu. Biraz şüpheyle satın aldım ama gayet ilginç bilgilerle bezeli bir çalışmayla karşılaştım.

Şişmanlığın mutlulukla bezeli güzelliğini Botero'dan gayrı gören yok mu sahi?

Şişmanlığın mutlulukla bezeli güzelliğini Botero’dan gayrı gören yok mu sahi?

Tam bu noktada iki uyarı yapmam gerekiyor.

  1. Yurtsever ilk akla geldiği gibi beslenme uzmanı, diyetisyen değil; uzman psikolog (bu vesileyle sıkça karıştırılmasına rağmen psikolog ve psikiyatristin apayrı iki uzmanlık olduğunu hatırlatayım).
  2. Ben yapı olarak beyaza siyah, doğruya eğri deme cüretini gösteren insanlara sempati besliyorum (tahmin edeceğiniz gibi bu kitap da biraz öyle yapıyor). Haklı olmak zorunda değiller ama insanlık olarak gelişme ve ilerlememizi bu tip yaklaşımlara borçluyuz. Her şeyi olduğu gibi, sorgulamadan kabul edenlerden kimseye bir hayır gelmez. Bilim ve gelişim şüphe duyma, meydan okuma ve sorgulamadan beslenir.

Obezite çocukluğumda parmakla gösterilen nadir insanlık hallerinden biriydi (o parmaklardan senelerce nasibimi fazlasıyla aldım).

Tatilimi sürdürdüğüm son iki hafta boyunca yeni normal haline geldiğini (üzülerek) gördüm. Zehirli yönlendirmelerle beslenen, yaşının gerektirdiği hareketlilikten uzak, susması (uyuşması) için eline bir telefon ya da tablet verilmiş çocuklar Wall-e neslinin yapıtaşlarını diziyor adeta.

Hayatımda bir defa diyet yaptım. Yaklaşık 2 senemi alan ve toplamda 42 kilo verdiğim (ve geçen 8 yıl içinde 10 kilosunu geri aldığım) bu süreçte onlarca kitap okuyup tamamen kendi hayat ve beklentilerime yönelik bir program çıkardım. Okuduklarım arasında hala aklımda kalan cümlelerden biri şuydu: “İdeal kilosunda olanlar acıktığı zaman yiyip doyduğu zaman duranlardır. Şişmanlarsa acıkmadan yiyip, doysa da durmayanlardır“.

Continue Reading →

16 yorum yapıldı.

Blog sahiplerine veri analiz tavsiyeleri

Bu yazıda paylaşacağım hizmetlerin bir kısmı her türden site sahibinin işine yarar ama belki de başlığı ‘WordPress blog sahiplerine’ diye güncellemek gerekirdi (nimet adres sormaz ki?).

Google Analytics kullanmayan site var mı bilmiyorum. Sayfalarınıza ekleyeceğiniz tek bir satır ile site siteniz ve ziyaretçileriniz hakkında istemediğiniz kadar derin ve çeşitli bilgiler sunan ücretsiz bir araç. Standart hali yeterince iyi ama işi biraz daha geliştirmek isteyenler için ücretli / ücretsiz yüzlerce ek de var. Bu yazıda işinize yarayacağını düşündüğüm Analytics tabanlı birkaç yeni nesil hizmetten bahsedeceğim.

Google Analytics Dashboard

Google Analytics Dashboard adlı (ücretsiz) WordPress eklentisi bu kodu sayfalarınıza otomatik olarak eklemenizi, WordPress yönetici ekranında detaylı bir özet ekranı yerleştirmenizi ve yeni nesil Analytics kod ayarlarını kolayca yapabilmenizi sağlıyor. Kendi sitesinde detaylı açıklamalarını (ve başka güzel eklentileri) bulabilirsiniz.

Xtra.ga

Bu ücretsiz hizmet Google Analytics’in rapor sayfalarını mümkün olduğunca sadeleştirip her gün size (ya da belirleyeceğiniz bir gruba) özel formatlı bir eposta şeklinde yolluyor. Kaç kişi ziyaret etmiş, hangi platformları kullanıyorlar, hangi siteler üstünden ve anahtar kelimelerle sayfanıza gelmişler gibi pek çok bilgiyi bir gün öncesiyle kıyaslayarak inceleyebilirsiniz.

Her site için kullanabileceğiniz güzel bir seçenek. Deneyin derim.

Continue Reading →

20 yorum yapıldı.

Vecihi Hürkuş’u bilir misiniz?

Bu yazıda Türkiye’nin akıllara durgunluk veren ama yaşananlara bakınca epey tanıdık gelecek hicranla dolu havacılık tarihini özetleyen yüzlerce sayfalık kitap ve kaynaklardan süzdüğüm bir özeti okuyacaksınız. Lütfen üşenmeden okuyun.

Bir nimet gibi görülen petrolün ekono-politik eksende nasıl bir belaya dönüştüğünü son derece etkileyici bir şekilde anlatan 2005 yapımı Syriana filminin unutamadığım sahnelerden birinde ekonomist kimliği altında CIA adına çalışan Bryan Woodman (Matt Damon) ile petrol zengini ülkenin Prensi Nasır arasında şöyle bir konuşma geçer:

Prens Nasır: Oxford’da eğitim aldım. Georgetown’da doktora yaptım. Bir parlemento kurmak istiyorum. Kadınlara seçme hakkı tanımak istiyorum. Bağımsız bir yargı istiyorum. Spekülatörleri aradan çıkartacak yeni bir petrol takas borsası kurmak istiyorum. Neden en büyük petrol şirketleri New York ve Londra’da ki? Bütün enerjimi rekabetçi bir teklif yapısı kurmaya hacarayacağım. Petrolü senin önerdiğin gibi İran ve Avrupa’dan boru hatlarıyla aktaracağım. Tankerlerle Çin’e yollayacağım. Halkımın daha fazla kazanması için karı ve verimi arttıracak her şeyi yapacağım. Bu karla ülkemi yeniden kuracağım.

Bryan: Bu harika. Yapman gereken tam da bunlar.

Prens Nasır: Kesinlikle. Elbette senin başkanın babamı arayıp “Teksas, Kansas ve Washington’da işsizlik var” demediği sürece…

(Syriana filmini daha iyi anlayabilmek için Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları adlı 3 ciltlik kitap serisini mutlaka okumalısınız (1, 2, 3). Hayattaki pek çok şeye bakışınızın değişeceğine bahse girerim)

Yeni ülkenin cesur umutları

Geleceğin en etkili silahı da aracı da hiç kuşkunuz olmasın uçaklardır.
Bir gün insanoğlu uçaksız göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de Ay’dan bizlere mesajlar yollayacaklardır.
Bu mucizenin gerçekleşmesi için 2000 yılını beklemeye gerek kalmayacaktır. Gelişen teknoloji bize daha şimdiden bunu müjdeliyor.
Bize düşen görev bu konuda Batı’dan geri kalmamayı sağlamaktır.

(Mustafa Kemal Atatürk’in 1936 yılı Eskişehir Havacılık Okulu açılış konuşmasından)

2012′de düzenlenen Başarısızlık Zirvesi‘nde konuşma yapmam istendiğinde çatıyı güncel başarı ve başarısızlık kavramlarımızın gerçek karşılıklarından ne kadar uzakta olduğunu anlatmak üzerine kurmaya karar vermiştim. Örneklerimden birisi motosikletimin isminin ilham kaynağı (ve bu ülke tarihinin en büyük ‘gerçek başarı’ öyküsü) olan Vecihi Hürkuş‘tu.

Sunumun sonunda etrafımı saranların hemen hepsi bana Hürkuş’u soruyor, böyle bir karakteri nasıl hiç duymamış olabildiklerini anlamaya çalışıyorlardı.

Vecihi Hürkuş

Vecihi Hürkuş

Size çocukluk kahramanım Vecihi Hürkuş’u kısaca anlatmaya çalışacağım. Ama önce bir özet izleyelim:

Continue Reading →

47 yorum yapıldı.

Güçlülerle savaşmanın kıvancı

Yıkılmayan Adam filminin meşhur tiratını hatırlayalım:

Parayı bulmak da yeterli değil. Onu işletmek, paraya para doğurtmaktır marifet. İnsan yakaladığı fırsatı değerlendirmezse, ona ulaşmak için en yakınını bile çiğnemezse hiçbir zaman üne servete kavuşamaz!
Beni şimdi iyi dinle delikanlı. Benim dünya görüşüm paraya dayalı bir işadamının dünya görüşüdür. İktisat adlı ilmin yapıcıları biziz. Sen sanıyor musun ki devletleri bir takım devlet adamları yönetir? Devlet bir sembol; o sembolü simgeleyen adamlar birer göstermeliktir.
Aslında söz sahibi benim, ben, BEN!
Ben istediğim için o umum müdür oradadır. Ben böyle istediğimden bilmem kim Mebus, bilmem kim Bakan olmuştur. Ben istedim mi birden altüst olur ekonomi dünyası. Mort olur bütün iş hayatı!
Doğrusu şudur: değişme imkanı olmayan şeyi değiştirmek deliliktir.
Zengin zengindir, fakir fakirdir!

Sosyete güzellerini düşünürken aklıma geldi.

2 yorum yapıldı.